
“Bu Bizim Nazik İsyanımız” ile dinleyiciyle tanışan Dalgakıran, yeni albümleri “Olay Ufku” ile geri dönüşü olmayan bir eşikten geçiyor. Albümden iki single’ı yayınlayan grup şehrin kaosu ve modern insanın sıkışmışlığından beslenen grup, kontrol ile kontrol kaybı arasındaki o ince çizgiyi müzikal bir aynaya dönüştürüyor. Ayak sesleri birer birer gelen Olay Ufku’nun grubun eserlerinde imzası bulunan, vokal ve elektrik gitarda Tunca Baran Bütün, elektrik gitarda Canberk Alıcı, bas gitarda Deniz Gezgin ve davulda Ozan Görgülü’den oluşan Dalgakıran ile görüştük.
“Olay Ufku” gibi güçlü bir metaforla geliyorsunuz. Bu albüm sizin için tam olarak hangi “geri dönüşü olmayan eşik”ten doğdu?
Canberk: Grup olarak şehrin modern insan üzerinde yarattığı etkiden, insanın kendiyle, çevresiyle ve dünyayla olan yapan ve yıkan ilişkisinden çok besleniyoruz. Bir entropi hali, düzensizlik ve dağınıklık sürekli artma eyleminde. Biz de dönüşüyoruz; bu dönüşümü anlatan kuvvetli bir metafor “Olay Ufku”. Albümdeki şarkıları yayınladıkça bu metafor daha da güçlenecek.
İlk albüme kıyasla bu projede duygusal ve müzikal olarak en büyük kırılma ne oldu?
Deniz: İlk albümümüz yıllar içinde birikmiş şarkıların bir süzülüşüydü. Yeni albümü ise yaklaşık 6 aylık, çok odaklı bir sürede oluşturduk. Bu kısa süre, şarkıların birbirleriyle bağını kuvvetlendirdi ve hikâye ve duygu durumunu daha tutarlı ve belirgin hale getirdi.
“Hesap” ve “Deli Dans” üzerinden baktığımızda, albümde bir kontrol-kontrol kaybı hattı hissediliyor. Bu bilinçli bir kurgu mu?
Ozan: Evet, bu bilinçli bir kurgu. Şarkılarımızı sadece kafiye veya altyapı uyumu için değil, anlatmak istediğimiz temaları düşünerek şekillendiriyoruz. Hepimizin profesyonel meslekleri de olduğu için, bu kontrol-kontrol kaybı hattını bile kontrollü bir biçimde kurgulamazsak rahat edemiyoruz.
Bu albümde şehirle kurduğunuz ilişki daha karanlık görünüyor. Modern şehir hayatı sound’unuzu nasıl dönüştürdü?
Baran: Mutlu olmak için her gün daha fazla çaba harcamak zorundayız; bu durum zamanla duygusal bir reaksiyona dönüşüyor. Bizim reaksiyonumuz da müziğimiz. Henüz Goya gibi büyük bir kırılma yaşamadık ama o noktaya gitmemeyi umuyoruz.
“Olay Ufku” bir konsept albüm gibi mi ilerliyor?
Canberk: Her şarkının birbiriyle konuştuğu bir albüm olarak konumlandırıyoruz. Şehir bizi zorladıkça gözümüzü evrene diktik; parçalar birleştiğinde dinleyiciler birbiriyle konuşan ipuçlarını bulabilecek.
Prodüksiyon tarafında daha sert ve direkt bir sound duyuyoruz. Bu bir estetik karar mıydı?
Deniz: Daha odaklı bir süreç izlediğimiz için şarkıların hisleri ve müzikal cümleleri arasında daha direkt bir bağ kurabildik. Ayrıca grup üyeleri olarak birbirimizle daha çok vakit geçirip müziğimiz üzerine daha sık konuşmamızın da bu direkt dilde etkisi oldu.
Ritmik yapıların daha “bedensel” hale geldiği hissediliyor. Dinleyiciyi fiziksel bir deneyime çekme niyeti var mıydı?
Ozan: Bu harika bir soru. Yeni şarkıları konserlerde çalmaya başladığımızda, davul ve gitarların yarattığı hissin daha fiziksel bir enerjiye dönüştüğünü biz de tecrübe ettik.
Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an hangisiydi?
Baran: Şarkılara son dokunuşları yapmak için bir yazlık eve kapandığımızda, binanın elektrik altyapısı müziğimizi kaldırmadı. Dokunduğumuz her cisimden çarpıldık; bu durum albümün bizde yaratacağı his adına ilginç bir işaretti. Ancak şarkıların çok kısa sürede, doğal bir şekilde oluşması bizi olumlu anlamda şaşırttı. Bu albüm bizi toprakladı.
“Olay Ufku” bir son mu, yoksa bir başlangıç mı?
Baran: Bu albüm, neyi nasıl anlatmak istediğini bilen, daha kararlı bir Dalgakıran’a geçişimizin miladıdır. İsmi bir sonu çağrıştırsa da biz zamansız bir umudu yeşertiyoruz. Bizim için bir son değil; her an yeniden doğduğumuz, yeni hikâyelerin başladığı yerdir.
Dinleyici bu albümü dinlediğinde ne hissetmeli?
Ozan: Heyecan, mutluluk, yüzleşme, kaçış ve kaygı… Hepsi bir arada. Distopik bir evren yaratmıyoruz ama Küçük Prens’in favori albümü olur muydu, emin değiliz.
Albümü tek bir cümleyle özetlemeniz gerekseydi?
Baran: Olay Ufku; kontrolümüz dışında gelişen hayat döngülerinin ortasında durup, kendimize dışarıdan bakmayı başarabildiğimiz o sarsıcı ve samimi aynadır.






