
Londra’nın çok sesli sanat sahnesinde keşfe devam ediyoruz. Yerli kimliğinin direnişinden sonra bu kez rotamızı, kişisel hafızanın, antik mitolojinin ve kadın bedeninin zaman içindeki yolculuğuna çeviriyoruz.
Yunan sanatçı Kalliopi Lemos, neredeyse otuz yıla yayılan üretimlerini bir araya getirdiği “A Tide of Roses” (Güllerin Gelgiti) adlı kişisel sergisiyle Gazelli Art House‘ta izleyici karşısına çıkıyor. 27 Mart’ta kapılarını açan ve 16 Mayıs 2026‘ya kadar sürecek olan bu sergi; resmi ve heykeli, kırılganlık ile çeliği, geçmişin efsaneleri ile bugünün gerçekliğini tek bir potada eritiyor.
Serginin merkezinde Lemos’un doğal bitki formlarından, özellikle de gül yaprakları üzerine yaptığı fotoğrafik çalışmalardan beslenen yeni resimleri yer alıyor. Ancak sanatçı klasik bir “natürmort” (ölüdoğa) yapmayı reddediyor; bunun yerine yuvarlanan, ritmik formlardan oluşan akışkan bir görsel dil yaratıyor.
Eserlerdeki en büyük gerilim ise soyutlama ile figürasyon, yumuşaklık ile metal arasındaki o keskin zıtlıkta yatıyor:
Sunset Glow ve Sunset Hues (2025): Yarı saydam, narin taç yapraklarının resmedildiği bu küçük tuvaller, onların o kırılgan doğasını hapsetmek istercesine sağlam ve sert çelik çerçeveler içine yerleştirilmiş.
Ikebana’nın İzleri: Kompozisyonlardaki o belirgin kırpmalar ve boşluk kullanımı, Lemos’un çizgi ve boşluğun enerji yarattığı Japon çiçek düzenleme sanatı Ikebana‘ya olan ilgisini yansıtıyor.
After War and Peace (1997): Sergideki en eski eser olan bu tablo, Rubens’in Minerva Protects Pax from Mars (1629–30) adlı eserinden ilham alıyor. Lemos burada orijinal kompozisyonu kopyalamak yerine, o eserin hissini ve duygusunu tuvale aktarıyor.
Lemos’un pratiğinin temelinde, “sertlik” ile “savunmasızlığın” bir arada var olduğu kadınlık deneyimi yatıyor. Akdeniz coğrafyasına olan köklü aile bağları, onun heykellerini Antik Yunan mitolojisinden beslenen “yaşayan anlatılara” dönüştürüyor:
Deer on Altar (Sunaktaki Geyik, 2013): Sanatçı, feda edilmek üzere olan İphigenia ile onun yerine geçmesi için gönderilen geyiği tek bir formda birleştirerek fedakarlık ve kurtuluş kavramlarını iç içe geçiriyor. Heykelin sanatçının kendi annesinden modellenen yüz ifadesi, antik miti doğrudan kişisel bir deneyime bağlıyor.
Deity no.3 (Tanrıça no.3, 2018): Sappho’nun şiirlerinden ilham alan bu balmumu heykel, Harpy veya Sirenleri andıran kanatlı bir kadın formunu tasvir ediyor. Kadın gücünün mitolojide “canavarca” bir metafor olarak kullanılmasını sorgulayan eser; zarafeti ve tehdidi aynı anda barındırıyor.
Memory in Velvet (Kadife İçinde Hafıza, 2012): Cinselliğe saygısız ve cüretkar bir bakış. Yaylar üzerinde duran, uzun saç örgülü, elde dikilmiş bu devasa figür; hafızayı “bedenleşmiş” bir olgu olarak ele alıyor ve Lemos’u Dorothea Tanning ile Louise Bourgeois gibi ustaların soykütüğüne yerleştiriyor.
Lemos, sadece mitolojiyle ve bedensel hafızayla sınırlı kalmayıp, çağımızın en büyük trajedilerinden birine de dokunuyor. Ten rengi paletleriyle şehveti ve ölümlülüğü çağrıştıran Immersed in Memories (2025) ve sanatçının Sakız Adası’nda babasıyla geçirdiği neşeli çocukluk anılarına uzanan Diving into Salt Water (2025) gibi eserlerin yanı sıra; Boats Carrying Hope (Umut Taşıyan Tekneler, 2025) adlı çalışmasıyla göç, yerinden edilme ve güvenli bir liman arayışındaki dayanıklılık temalarını sarsıcı bir şekilde işliyor.
Kültürel anlatıların kişisel olanla nasıl kesiştiğini ve antik hikayeciliğin bugünün deneyimini nasıl şekillendirdiğini keşfetmek isterseniz:
Tarihler: 27 Mart 2026 – 16 Mayıs 2026
Mekân: Gazelli Art House
Şehir: Londra, Birleşik Krallık
Apartman No-26 Notu: Lemos’un pratiğini yakından takip edenler için sanatçı, bu serginin hemen ardından Haziran 2026’da Sainsbury Centre’da gerçekleşecek olan “Joy Like Time” sergisine “Ritual Garments (2020–22)” serisiyle katılacak. Ajandanıza şimdiden ekleyebilirsiniz.






