
Şu sıralar Kunstverein Freiburg, alışılmış galeri beyazlığından sıyrılıp bizi devasa bir organizmanın içine davet ediyor. Sanatçı Stanislava Kovalčíková’nın Almanya’daki ilk kurumsal kişisel sergisi olan “Rubigo”, 19 Nisan’a kadar devam edecek olan kırmızı, plastik ve zamansız bir yolculuk vaat ediyor.
Sergi mekanına adım attığınızda sizi karşılayan ilk şey, tüm alanı kaplayan kırmızı oyun hamuru enstalasyonu oluyor. Kovalčíková, bu sentetik malzemeyi kullanarak mekanı devasa bir ana gemiye ya da yaşayan, nefes alan bir vücudun iç boşluğuna dönüştürmüş. Ancak bu, sağlıklı bir organizma değil; çürüyen, akustik olarak boğucu ve yumuşak dokusuyla adeta bir akıl hastanesinin dolgulu hücresini andıran tekinsiz bir yapı. Bu kırmızı labirentin içinde dolaşırken, dış dünyadan tamamen koptuğunuzu ve bir “beden mimarisinin” içine hapsolduğunuzu hissediyorsunuz.
Kovalčíková’nın bu kırmızı etten duvarlar üzerine yerleştirdiği eserler ise en az mekan kadar çarpıcı. Sanatçı, Prusya kilise kulelerinden sökülmüş eski, paslı ve atık saat kadranlarını birer tuval olarak kullanıyor. Kilisenin ve toplumun o doğrusal, ölçülebilir ve disiplinli zamanını temsil eden bu kadranlar; artık üzerlerinde taşınan resimlerle rüya mantığına teslim olmuş durumda.
Emaye yüzeyler üzerinde gördüğümüz insan figürleri; kırılganlık, acı, arzu ve yabancılaşma gibi temaları deşifre ediyor. Bu figürler birer takımyıldız gibi bir arada görünseler de aslında her biri kendi zaman dilimine ve uzayına hapsolmuş gibi duruyor. Saatin tekdüzeliği, Kovalčíková’nın fırçasıyla yerini bilinçaltının kaotik ve akışkan zamanına bırakıyor.
“Rubigo” ismiyle (Latince pas veya pas mantarı anlamına gelir), sanatçı sadece fiziksel bir paslanmaya değil, aynı zamanda kültürel ve ruhsal bir çözülmeye de işaret ediyor. Sergi boyunca karşılaştığımız paslanmış materyaller ve içi boşaltılmış ritüeller, yok olan bir dünyanın kalıntılarıyla dünya dışı vizyonları birbirine bağlıyor. Freiburg’daki bu atmosfer, izleyiciye bir sanat sergisinden ziyade, varoluşsal bir sığınağın içindeymiş hissi veriyor.
Program kapsamında 29 Mart Pazar akşamı, Ingmar Bergman’ın klasik yapıtı Cries and Whispers (Çığlıklar ve Fısıltılar) gösterimiyle serginin ruhsal derinliği bir kez daha pekiştirilecek. Nisan ayında ise bizzat sanatçının katılımıyla gerçekleşecek bir konuşma, bu kırmızı evrenin kapılarını aralamak isteyenler için son büyük fırsat olacak.






