
Berlin’in puslu havasında Sophiensaele’nin duvarları, geçtiğimiz günlerde sahnelenen ve izleyicinin zihninde derin izler bırakan sarsıcı bir performansın yankılarını taşıyor. Sanatçı Melanie Jame Wolf’un “Finite Jest” adlı solo çalışması, ölüm gibi yaşamın en yakın ve kaçınılmaz gerçeğiyle karşılaşıldığında takınılan “komedi” ve “ahlak” performanslarını masaya yatırıyor. Wolf, minimal ancak cesur formlar ve renklerden oluşan çarpıcı bir görsel dil kullanarak; meme kanseri deneyimi, bu sürecin ağır tedavileri ve insanların bu duruma verdiği tepkilerin yarattığı duygusal sarmalı kendine has bir üslupla izleyiciye sunuyor.
Sahnenin arka kısmında sarkan sarı ve kırmızı kumaşlar, başlangıçta saray soytarısı estetiğini anımsatırken, oyun boyunca Agnė Auželytė’nin zarif ışık tasarımıyla birleşerek bazen perde, bazen de gölge projeksiyonları için yarı saydam ekranlara dönüşüyor. Wolf, sahnede parlak kırmızı pantolonu ve pembe ipek bluzuyla boy gösterirken, oyunun ortasında bu görünüm tam bir orta çağ soytarı kostümüne evriliyor. Bu tarihsel figür aracılığıyla Wolf; mizahı, hicvi ve performansı kullanarak en tehlikeli ve en çıplak gerçekleri konuşan bir hakikat anlatıcısına dönüşüyor.
Performansın ana omurgasını, sanatçının 2023-24 yıllarındaki tedavi sürecinde kaleme aldığı “The Mean Well” adlı yaratıcı kurgu dışı denemesinden alınan ifadeler oluşturuyor. Wolf, dili adeta bir zanaatkâr gibi işleyerek tiyatronun her köşesine serpiştiriyor; Shakespeare’in Hamlet’e verdiği “Sözü, ricam budur, dilde tüy gibi hafifçe söyle…” talimatını takip edercesine kelimeleri ustalıkla kullanıyor. Kanser tedavisi görürken tanımadığı yabancıların gönderdiği boş teselli mesajları ve evine yollanan istenmeyen çiçeklerin hikâyesini anlatırken, izleyiciyi hem öfkelendiriyor hem de bir tanıma ve rahatsızlık hissi içinde kahkahalara boğuyor. Wolf, kendi acısını bir cömertlik ve fedakârlık gösterisine dönüştüren “iyi niyetli” insanlara karşı duyduğu bıkkınlığı, yüz ifadelerini de dili kadar ustalıkla kullanarak sergiliyor.
Eserin ismi olan “Finite Jest”, sadece Hamlet’in Yorick’in kafatasıyla yaptığı hesaplaşmaya bir gönderme yapmakla kalmıyor; Wolf sahnede şık ve beyaz bir kafatasıyla doğrudan konuşarak onu huysuz bir yol arkadaşına dönüştürüyor. Sanatçı, 1970’lerin Amerikalı stand-up komedyeninden Avustralyalı kaba bir tiplemeye kadar farklı arketiplere bürünerek “ölüm” şakalarıyla tiyatroyu kahkahalara boğuyor. Ancak Wolf için komedi, sadece bir eğlence aracı değil; başkalarının acısına verilen sinsi tepkileri eleştiren bir aygıt olarak karşımıza çıkıyor.
Wolf’un performansı, Macbeth’in zamanın monotonluğu üzerine kurduğu “yarın, yarın ve yarın” şeklindeki teslimiyetini reddederek, hayatın sınırlı ve kıymetli doğasını onaylıyor. Boş sempati gösterilerinin hasta ile sağlıklı arasına mesafe koyduğunu, gerçek empatinin ise başkasının acısını asla tam olarak anlayamayacağımızı kabul etmekle başladığını hatırlatıyor. Susan Sontag’ın “Başkalarının Acısına Bakmak” eserinde vurguladığı gibi, o deneyimi yaşamayanların anlayamayacağı gerçeğiyle yüzleşen Wolf, farklılıklarımızı reddetmek yerine onları kabul ederek bir arada yas tutmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Performans, tıpkı hayatın kendisi gibi, içine girilebilen, tutunulabilen ve vakti geldiğinde çıkılabilen bir irade alanı olarak tanımlanıyor.






