
Elizabeth Xi Bauer galerisi sezonun en mistik ve dokunaklı sergilerinden birine ev sahipliği yapıyor. “Two Shores”, Brezilyalı usta Ivan Moraes ile genç yetenek Saint Takyi’nin eserlerini bir araya getirerek, okyanusun iki yakası arasında inanç, kimlik ve mavi üzerine kurulu zamansız bir köprü kuruyor.
Sergi, Afro-Brezilya inancı Candomblé’nin en güçlü figürlerinden biri olan denizlerin kraliçesi Yemanjá’nın kutlandığı hafta kapılarını açarak ruhani bir derinlik kazandı. 28 Mart’a kadar sürecek olan bu seçki, sadece bir resim sergisi değil; aynı zamanda sömürgecilik, göç ve inançların birleşimiyle şekillenen senkretik bir evrenin haritası.
Sergide Saint Takyi, imzası haline gelen o derin ve hakim mavi tonlarıyla izleyiciyi karşılıyor. Takyi’nin kompozisyonları, ne çocuk ne de yetişkin olarak tanımlanabilen, adeta bir rüya dünyasından veya başka bir gezegenden gelmiş insansı figürlere ev sahipliği yapıyor.
Sanatçının işlerindeki belirsizlik sadece figürlerle sınırlı değil; mekan ve zaman da bir sis perdesinin arkasında. Takyi’nin kendi karışık geçmişi —Hollanda doğumlu, Britanya’da büyümüş, Gana kökenli ve Hıristiyan bir evde yetişmiş— eserlerindeki dualite (ikilik) tutkusunu açıklıyor. First to be born, first to die (2026) gibi eserlerinde, Kabil ve Habil veya Romulus ve Remus gibi mitolojik kardeşlik anlatılarına atıfta bulunurken, mavinin yanına ilk kez pembe ve kırmızının tonlarını da ekleyerek paletini genişletiyor.
Diğer yakada ise Ivan Moraes, Brezilya’nın Bahia eyaletindeki geleneksel Candomblé kıyafetleri içindeki kadınları titiz bir detaycılıkla betimliyor. Moraes, 1960’lardan 90’lara uzanan başarılı kariyerine rağmen kendi ülkesinde bile nispeten az tanınan bir isim. Rio de Janeiro’lu olmasına rağmen, Bahia’nın bu güçlü figürlerine duyduğu hayranlık, eserlerindeki her bir dantel işlemesinde ve altın takıda hissediliyor.
Moraes’in fırçasında mavi, Takyi’deki kadar baskın olmasa da; gökyüzü, su ve Brezilya kolonyal mimarisinin simgesi olan geleneksel Portekiz seramiklerinde kendini hatırlatıyor.
Serginin küratörü Maria do Carmo M. P. de Pontes, iki sanatçının farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda ürettikleri bu eserleri bir araya getirerek, çeşitliliğin ve inançların iç içe geçişinin kutlamasını yapıyor. Yemanjá’nın Meryem Ana ile senkretize edilmesi gibi, bu sergi de farklı inanç sistemlerinin ve kimliklerin nasıl tek bir kıyıda buluşabileceğini gösteriyor.
Bu sergi, Atlantik’in dalgaları arasında kaybolmuş hikayeleri, mavinin binbir tonuyla yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Eğer Deptford taraflarındaysanız, bu dingin ama gizemli diyaloga kulak vermenizi öneririz.






