
Şubat ayının o keskin ayazı Londra’nın Southbank kıyılarını döverken, Berlin’in Potsdamer Platz’ı çoktan festival ışıklarıyla ısınmaya başladı. İstanbul’da ise Beyoğlu’nun o kendine has kaosu, yaklaşan 45. İstanbul Film Festivali’nin fısıltılarıyla doluyor. No-26 Apartmanı’nın en alt katında, Kazan Dairesi’nde bugünlerde işler her zamankinden daha sıcak. Makineler çalışıyor, projeksiyon cihazları tozlu raflardan iniyor ve bağımsız sinemanın o tekinsiz, bir o kadar da büyüleyici dumanı bacadan yükseliyor.
Neden mi buradayız? Çünkü ana akımın parıltılı ama içi boş salonlarından sıkıldık. Bu yazı, sizi 2026’nın eşiğinde, festival koridorlarında yankılanan o fısıltıların izinden götürecek. Eğer sinemayı sadece bir “eğlence” değil, bir “tanıklık” olarak görüyorsanız, kazan dairesine hoş geldiniz.
Londra’da geçtiğimiz aylarda yankı uyandıran Lucrecia Martel imzalı Landmarks, sinemanın politik gücünü bir kez daha yüzümüze çarptı. Arjantinli yönetmenin o şiirsel ama bir o kadar da sert dili, festival izleyicisini koltuklarına çiviledi. Londra Film Festivali’nden (BFI) sızan bu enerji, şimdi Berlin’e taşınıyor.
Şu sıralar Berlin sokaklarında yürürken Moviemento Cinema’nın önünden geçerseniz, bağımsızlığın en saf halini görebilirsiniz. Berlin Independent Film Festival (BIFF), ana akım festivallerin aksine, “düşük bütçe, yüksek duygu” mottosuyla yeraltı enerjisini diri tutuyor. Özellikle 2025’in sonlarında adını sıkça duyduğumuz Harry Lighton’ın Pillion filmi, İngiliz işçi sınıfının melankolisini Berlin’in gri binaları arasına taşıyarak bağımsız sinemanın sınırları nasıl aştığını kanıtlıyor.
76. Berlin Film Festivali’nin (Berlinale) kapıları aralanırken, Kazan Dairesi’nde en çok konuşulan yapımlar arasında Lynne Ramsay’nin Die, My Love filmi var. Jennifer Lawrence ve Cillian Murphy gibi dev isimleri bağımsız bir ruhla buluşturan film, evliliğin tekinsiz portresini bir korku-gerilim estetiğiyle sunuyor. Berlinale’nin o politik damarı ise bu yıl göçmen hikayeleri ve kimlik arayışlarıyla besleniyor.
Mart ayı yaklaşırken İstanbul’un sinema tutkusu, İKSV’nin düzenlediği 45. İstanbul Film Festivali duyurularıyla alevlendi. 9-19 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek festival, şehrin kaotik güzelliğini sinema salonlarının loş ışığıyla birleştirecek.
Bu yılın restore edilen klasiği olarak belirlenen Metin Erksan imzalı Acı Hayat, İstanbul’un sinema hafızasını tazelemeye geliyor. Ancak gözümüz “Yeni Vizyonlar” bölümünde; çünkü Türkiye sinemasının bağımsız sesleri, tıpkı Berlin ve Londra’daki meslektaşları gibi, yerelden evrensele uzanan o köprüyü burada kuruyor.
Editörün Notu: Bu katın havası biraz yoğun; çünkü bağımsız sinema, cevabı verilmiş sorularla değil, sorulmamış gerçeklerle ilgilenir.
2025’in son demlerinden 2026’nın ilk çeyreğine kadar bağımsız sinemanın zirve noktaları olan bu yapımları not edin:
Sentimental Value (Yön. Joachim Trier): Kuzey’in melankolisini ve aile bağlarının kırılganlığını anlatan bu film, festival takviminin en “hissedilir” işlerinden biri.
I Swear (Yön. Kirk Jones): Britanya bağımsız sinemasının son dönemdeki en güçlü çıkışlarından biri olarak kabul ediliyor.
One Battle After Another (Yön. Paul Thomas Anderson): Ustanın bağımsız ruhu ana akımla nasıl çarpıştırdığını görmek için sabırsızlanıyoruz.
The Voice of Hind Rajab: Politik sinemanın sesini yükselttiği, izleyeni sarsan bir direniş hikayesi.
Kazan dairesinden şimdilik bu kadar duman yükseliyor. Bir üst katta, Çatı Katı‘nda edebiyatın sessizliğine sığınmadan önce, bu filmlerin bıraktığı tortuyu üzerinizden atmak isteyebilirsiniz.






