
2025 yılını geride bırakıp 2026’nın taze enerjisiyle ileriye bakarken, geçtiğimiz yılın sanat hafızamızda bıraktığı tortuları temizlemek ve o yoğun tempoyu “Apartman No:26” sakinlerine yakışır bir süzgeçten geçirmek istedik.
2025, sanatın sadece beyaz duvarlar arasına hapsolmadığı; sokakla, politikayla ve vicdanla en sert şekilde çarpıştığı bir yıl oldu. Estetiğin ötesine geçip bir hayatta kalma ve ifade etme biçimine dönüşen o 12 ayı, gelin hep birlikte hatırlayalım.
Yıla edebiyat dünyasının dev isimlerine veda ederek başladık. Onların yokluğu, geride bıraktıkları devasa külliyatın kıymetini bir kez daha hatırlattı:
Selim İleri (Ocak): Romanlarından denemelerine kadar İstanbul’un ruhunu dokuyan o zarif kalem sustu, ama şehre bıraktığı edebi koku baki kaldı.
Pınar Kür (Temmuz): Kadın özgürlüğü ve toplumsal tabular üzerine cesurca giden o devrimci ruh, 82 yaşında aramızdan ayrıldı.
Handan İnci Elçi (Ekim): MSGSÜ’nün ilk kadın rektörü ve Tanpınar araştırmalarının mihenk taşı, üniversite tarihinde derin bir iz bırakarak veda etti.
Jane Goodall: Doğanın şefkatli koruyucusu, 91 yaşında tüm dünyaya şempanzelerin ve ekosistemin sessiz çığlığını miras bırakarak göçtü.
Geçtiğimiz yılın sanat haritasına dönüp baktığımızda, İstanbul’un farklı noktalarında karşımıza çıkan sergiler sadece birer görsel sunum değil, aynı zamanda derin birer hissiyat deneyimiydi. Arter, “Gelecek Zamanın Süregelen Hikâyesi” ile doğanın kadim sesini bedenle duymanın meditatif yolunu açarken; Meşher, “Hikâye İstanbul’da Geçiyor” sergisiyle nadir eserler üzerinden büyüleyici bir şehir güzellemesi sundu. Pera Müzesi’nde Marcel Dzama’nın *”Ay Işığıyla Dans”*ı bizi karnavalesk, sürreal ve bir o kadar da kışkırtıcı bir dünyaya davet ederken; Artİstanbul Feshane’de Tate iş birliğiyle gerçekleşen “Dinamik Göz”, optik ve kinetik sanatın o hipnotize edici dansını şehrin kalbine taşıdı. Son olarak Dirimart’ta Nuri Bilge Ceylan’ın “Yolda” sergisi, coğrafyalar ötesi evrensel bir bakış yakalayarak insan ruhunun zamansız yolculuğuna ayna tuttu.
Christine Tohmé küratörlüğünde gerçekleşen Bienal, belki de yılın en “insani” metaforuyla karşımızdaydı. Karaköy ve Beyoğlu hattına yayılan sergiler, eksikliklerin bir tür tamamlanmışlığa, yaraların ise dirence nasıl dönüştüğünü gösterdi. Üç ayaklı kedi, sadece bir sokak canlısı değil; hayata tutunmanın, adapte olmanın ve hiyerarşisiz bir dayanışmanın sembolü oldu.
2025, sanatın sessiz kalmadığı, aksine sesini yükselttiği bir yıldı:
Gazze Bienali – İstanbul Pavyonu: Fiziksel olarak ulaşamayan eserlerin yerine “dayanışma” ve “tele-söyleşilerle” kurulan köprüler, sanatın sınır tanımayan bir direniş biçimi olduğunu kanıtladı.
Afife Tiyatro Ödülleri: Ödül törenindeki protestolar, sahnenin sadece bir performans alanı değil, aynı zamanda politik bir kürsü olduğunu hatırlattı.
İklim Aktivizmi: Klasik tablolara fırlatılan boyalar, “Sanat mı daha değerli yoksa gezegen mi?” sorusunu bir kez daha harladı.
Dünyada da 2025 oldukça görkemli geçti:
Nobel Edebiyat Ödülü: Macar yazar László Krasznahorkai’ye giderek dilin sınırlarını zorlayan karanlık ama büyüleyici üslubunu taçlandırdı.
Akademi Ödülleri: “Anora” ve “The Brutalist” yıla damgasını vuran yapımlar oldu.
Louvre Müzesi: İlk kez kapılarını modaya açarak Louvre Couture sergisiyle sanat ve tasarımın sınırlarını flulaştırdı.
Apartman Sakini Notu: 2025’e dönüp baktığımızda gördüğümüz şey; sanatın bizi sadece güzelleştirmediği, aynı zamanda hayatta tuttuğudur. Bienallerin yıkım ve direnç temaları, kayıplarımızın bıraktığı boşluklar ve aktivizmin yarattığı o taze tartışmalar… Hepsi bizi 2026’ya daha dirençli ve daha meraklı taşıyor.






