
Abbie Hoffman’a bir keresinde sormuşlardı: “Woodstock Ulusu neresidir?” Hoffman’ın cevabı efsaneydi:
“O, yabancılaşmış gençlerin bir ulusudur. Onu zihnimizde bir ruh hali olarak taşırız…”
1970’te bu filmi ilk kez incelediğimde Hoffman’ın bu sözleriyle başlamıştım. Bugün, 2026 yılından geriye dönüp baktığımızda, o günlerin üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Woodstock’ta 20 yaşında olanlar şimdi 76 yaşında. Çoğu sanatçı artık aramızda değil; özellikle de “The Star-Spangled Banner”ı çalarken acı ile vatanseverliği iç içe geçiren Jimi Hendrix… Ancak Michael Wadleigh’in belgeseli olmasaydı, Woodstock muhtemelen sadece bazı kayıtların çıktığı bir konser olarak hatırlanacaktı. Bu film, üç günlük bir çamur banyosunu bir Amerikan mitine dönüştürdü.
Woodstock, sadece bir müzik filmi değil. Kendi toplumunu üç günlüğüne yaratan ve sonra dağılan bir “ulusun” belgeseli. Wadleigh ve ekibi (aralarında genç bir Martin Scorsese de vardı), 16 kamera ile 120 mil uzunluğunda film çektiler.
Film bize sadece sahneyi değil; 400.000 kişiye kahvaltı hazırlayan domuz çiftliği komününü, tuvalet temizleyen görevliyi ve helikopterle çiçek atan orduyu gösteriyor. Kurgu ritmi, sanatçıların performansıyla o kadar uyumlu ki, Richie Havens’ın gitar tellerini döven başparmağını veya Santana’nın karmaşık ritimlerini triple-screen (üçlü ekran) tekniğiyle izlerken kendinizi o çamurlu tarlanın tam ortasında hissediyorsunuz.
“Kameranın Sessizliği: Bazı anlarda film inanılmaz derecede sadeleşir. Joan Baez’in zifiri karanlık bir perdede, tek başına ‘Joe Hill’i söyleyişi… Hiçbir numara, hiçbir süslü açı yok. Sadece zamanının en saf seslerinden birine bırakılmış bir alan.”
Bu devasa yapım, belgesel sinemanın sınırlarını zorlayan teknik yeniliklerle dolu:
Bölünmüş Ekran (Split-screen): 1960’ların sonunda kurguda bir devrim olan bu teknik, aynı anda hem performansı hem de seyircinin tepkisini görmemizi sağlayarak anlatıyı sıkıştırıyor.
İnanılmaz Yakınlık: Performansçılarla kurulan görsel bağ o kadar güçlü ki, Joe Cocker veya Janis Joplin’in terini ve enerjisini ekranın bu tarafında duyabiliyorsunuz.
Bir Dönemin Sonu: Film, 60’lı yılların başarısız olmadığını, aksine o on yılın çiçek açtığı son büyük anı temsil ediyor.
Woodstock, güzel, dokunaklı ve nihayetinde muazzam bir film. Belki bir şeylerin başlangıcını simgeliyordu, belki de sonunu. 60’lar on yılı John F. Kennedy’nin seçilmesiyle başladı ve Woodstock Ulusu’nun son yorgun vatandaşlarının çamurlu sahadan ayrılıp, çoğu için “yokuş aşağı” görünecek bir geleceğe doğru otostop çekmesiyle bitti. Ama bu filmde o anın, o gençliğin ve umudun tam kalbini görmek hala derinden etkileyici.






