
Londra’nın bitmek bilmeyen temposu, Berlin’in durmaksızın üreten yeraltı sahneleri ve İstanbul’un her an bir şeyler kaçırıyormuşuz hissi veren o kaotik hırs sarmalı… Bazen apartmanımızın en alt katına, Kazan Dairesi’ne inip sadece makinelerin düzenli ritmini dinlemek, dışarıdaki gürültüden kaçmak istersiniz. İşte Stefan Liberski’nin 2024 yapımı (ve 2025 sonu itibarıyla geniş kitlelere ulaşan) filmi The Art of Nothing (Hiçliğin Sanatı), tam olarak bu durma ihtiyacına verilmiş sinematografik bir cevap niteliğinde.
Neden bu filmi izlemelisiniz? Çünkü dünya artık çok gürültülü ve hepimiz “bir şeyler başarmak” zorunluluğunun altında eziliyoruz. Liberski, bizi Normandie’nin gri gökyüzü ve sessiz sokaklarına davet ederek, başarısızlığın içindeki gizli zaferi ve hiçbir şey yapmamanın aslında ne kadar büyük bir eylem olduğunu gösteriyor. Bu film, bir sinema deneyiminden ziyade, yorgun ruhlar için bir “duygusal dinlenme” durağı.
The Art of Nothing, son yıllarda yükselişe geçen “Soft Escape Cinema” akımının en rafine örneklerinden biri. Film, hayatının merkezine hırslarını ve “önemli olma” arzusunu koymuş tükenmiş bir ressamın, Normandie’nin sessiz bir kasabasına çekilmesini anlatıyor. Beklentisi büyük bir şaheser yaratmaktır; ancak kasabanın ağır ritmi, karşısına çıkan yabancıların tuhaf ama içten sıcaklığı, onu bambaşka bir keşfe zorlar: Belki de en büyük şaheser, rastgele yaşanmış bir hayattır.
Kazan dairesindeki bu seansın atmosferi oldukça yumuşak. Film, büyük beyanlar veya dramatik patlamalar yerine küçük jestlerle, sessiz bakışlarla ve Normandie’nin pastoral dokusuyla nefes alıyor. Bu, modern dünyanın “hustle” (durmaksızın çabalama) kültürüne karşı yapılmış en zarif sinematik isyanlardan biri.
Filmin kalbinde, Belçika sinemasının dev ismi Benoît Poelvoorde duruyor. Poelvoorde, hırs ile kabulleniş arasında sıkışmış ressam karakterine o kadar savunmasız ve sahici bir enerji katıyor ki, onun her hayal kırıklığında kendimizden bir parça buluyoruz. Ona eşlik eden Camille Cottin ve François Damiens, filme doğal bir sıcaklık enjekte ederek hikayeyi “senaryo gibi” kokmaktan kurtarıp, “yaşanmışlık” hissine yaklaştırıyorlar.
The Art of Nothing, sessiz ve derinden ilerleyen bir yapım olsa da eleştirmenlerin radarına girmeyi başardı. Avrupa festival çevrelerinde, özellikle karakter derinliği ve atmosfer yaratmadaki ustalığıyla üç önemli adaylık elde ederek craft kalitesini tescilledi. Bu ödül adaylıkları, filmin sadece bir feel-good filmi olmadığını, aynı zamanda yüksek bir sanatsal titizlikle inşa edildiğini kanıtlıyor.
Bu katın havası bugün neden bu kadar ferah? Çünkü izleyiciler artık aşırı uyarılmadan, bağıran hikayelerden ve bitmek bilmeyen aksiyondan yoruldu. Aftersun, Paterson veya Nomadland gibi filmlerin açtığı yoldan giden The Art of Nothing, “fısıldayan sinema”nın gücünü kullanıyor.
Neden Trend Oluyor?
Burnout Kültürü: Tükenmişlik sendromu yaşayan modern bireyin durma arzusuna ayna tutuyor.
Anti-Hustle Akımı: Sürekli üretken olma zorunluluğunu reddeden toplumsal eğilimle örtüşüyor.
Duygusal Dekompresyon: İzleyiciye sadece bir hikaye değil, bir nefes alma alanı sunuyor.
Kazan dairesinden bugünlük bu kadar duman yükseliyor; biraz huzurlu, biraz Normandiya kokulu. Eğer ruhunuzun bir reset düğmesine ihtiyacı varsa, bu filmi mutlaka listenize ekleyin.






