
Bazı filmler büyük laflar etmeden, kalabalık bir şehirdeki en küçük boşluğa—insanın içindeki “biri beni duysun” aralığına—yerleşir. Hikari’nin Rental Family’si tam da bunu yapıyor: Tokyo’nun neonları, dar sokakları ve sessiz apartman aralıklarında, duygunun hizmete dönüştüğü bir endüstrinin içinden yürüyerek, sahicilik ihtimalini arıyor. Filmin merkezinde Brendan Fraser var; ama onu Oscar sonrası kariyer hamlesi diye etiketlemektense, burada bir yüz olarak izliyoruz: yorulmuş, yumuşamış, yeniden bağ kurmayı öğrenen bir yüz.
Fraser’ın canlandırdığı Phillip Vanderploeg, Tokyo’da tutunmaya çalışan bir Amerikalı oyuncu. Bir reklam işiyle parlayıp sönmüş bir dönemden sonra, “kiralık aile” ajansında çalışmaya başlıyor: bir gün babasız bir çocuğun babası, ertesi gün yaşlı bir adamın oğlu, başka bir gün bir düğünde “akraba kontenjanı” bir figüran. Film, bu işin en can yakıcı sorusunu sürekli arka planda tutuyor: İnsan, parayla satın alınan bir yakınlığın içinde gerçek bir yakınlık yaratabilir mi?
Hikari senaryoyu “tüketilebilir bir fikir” gibi işletmiyor; daha çok bir karakter çalışması olarak kuruyor. Phillip’in her yeni “görev”i, bir set günü gibi başlıyor ama setin ışıkları hiç kapanmıyor: rol bitse de bakışlar bitmiyor, temas sürüyor, hatıralar birikiyor. Film, performans ile gerçeklik arasındaki çizgiyi bilerek flu tutuyor; çünkü zaten mesele de o çizginin nerede başladığı değil, kimin hangi boşluğunu doldurduğu.
Filmin ana fikri, Batılı izleyicide doğal olarak bir “şok/merak” duygusu uyandırıyor: Japonya’da 1980’lerden beri var olan, bugün yüzlerce şirketin yürüttüğü “kiralık aile/ilişki” hizmetleri… Rental Family bu fenomeni egzotik bir vitrin gibi sunmak yerine, modern yalnızlığın sistematik bir yan etkisi olarak ele alıyor: kalabalık içinde tek başına kalmanın kurumsallaşması.
Hikari’nin kamerası burada çok kritik bir tercih yapıyor: acındırmıyor, yargılamıyor, “bakın ne tuhaf” demiyor. Daha ziyade izleyiciye şu hissi geçiriyor: “Tuhaf olan hizmet değil; tuhaf olan, bu hizmete ihtiyaç duyuran dünya.”
Hikari’yi 37 Seconds ve Beef’te izleyenler, onun anlatısında duygunun “yüksek sesle ilan” edilmediğini bilir. Rental Family de aynı damarı sürdürüyor: içe dönük, karakter merkezli, kültürel ayrıntıyı dekor değil anlam olarak kullanan bir yaklaşım. Phillip’in “yabancı” oluşu, filmin kolay bir turistik bakışa kaymasına izin vermiyor; aksine, yabancılığı bir kırılganlık biçimi olarak yerleştiriyor.
Brendan Fraser burada büyük monologlar, “ödül klibi” anları kovalamıyor. Daha çok ritim çalışıyor: duraksamalar, yarım kalan cümleler, “neyi doğru yapmalıyım?” bocalaması… Onun karşısında destek oyuncu kadrosu (Takehiro Hira, Mari Yamamoto, Akira Emoto ve diğerleri) filmin Tokyo dokusunu sahici kılıyor; film, Fraser’ın yıldız aurasıyla açılıyor ama tek başına ona yaslanmadan yürüyor.
Filmin eleştirel karşılığı tam olarak tek bir cümleye sıkışmıyor. Rotten Tomatoes tarafında genel tablo olumlu: eleştirmen puanı yüksek bir bantta dolaşıyor.
Metacritic cephesinde ise daha temkinli bir konsensüs var; yani “iyi niyetli ve sıcak” bulunan, ama bazılarınca fazlaca yumuşatılmış/kolay çözümlü görülen bir film algısı.
Bu ayrımı en net, daha sert yazan eleştirilerden birinde görüyoruz: The Guardian filmi “duygusal doz” ve ton açısından eleştiriyor; özellikle filmin yer yer “aşırı tatlıya bağlama” riskine dikkat çekiyor.
Öte yandan izleyici tarafında tablo daha sıcak: CinemaScore verisi, seyirci memnuniyetinin güçlü olduğunu söylüyor.
Bu ikilik bana şunu düşündürüyor: Rental Family, “ne kadar sinema” olduğundan çok, ne kadar iyi niyet taşıdığıyla sınanan bir film. Bazıları için bu iyi niyet güçlü bir şefkat; bazıları içinse dramatik keskinliği törpüleyen bir yastık.
Film, festival hattında görünür bir yol izliyor; Toronto (TIFF) çıkışlı konumlanması da bunu destekliyor.
Ödül tarafında en dikkat çeken notlardan biri, National Board of Review’ün “Top Ten Films” listesinde yer alması. Bu, filmin “sıcak bir dramedy” olmanın ötesinde, sezon içinde ciddi bir prestij başlığıyla da anıldığını gösteriyor.
Rental Family’nin hikâyesi sadece film içeriğiyle değil, gösterim stratejisiyle de konuşuluyor. ABD’de 1.925 salonda açılması ve açılış performansı, filmin “arthouse köşesinde sessizce bekleyen” bir iş olmaktan ziyade, kontrollü bir geniş dağıtım denemesi olduğunu gösteriyor.
Toplam hasılat tarafında da film, ölçeğine göre istikrarlı bir çizgide ilerlemiş görünüyor.
Ayrıca dijital takvim açısından da film için “2026 Ocak” penceresi konuşuluyor; bu da sinema → dijital geçişinin sezon planlamasına göre ayarlandığını düşündürüyor.
Rental Family aslında şunu fısıldıyor:
Bazen bir ilişkide en tehlikeli şey yalan değil; kimsenin seni gerçekten tanımaya çalışmaması.
Phillip’in “kiralık” başladığı bağlar, zamanla bir tür ayna oluyor: Kimi karakterler kendi yalnızlığını kiralıyor, kimi karakterler başkasının yalnızlığına bakacak cesareti kiralıyor. Film, bunu melodrama boğmadan, küçük jestlerle anlatmayı seviyor.
Eğer “yüksek konsept + düşük kalp” döneminden yorulduysan; bir filmin sana bağırmadan, yavaşça yaklaşmasını seviyorsan… Rental Family doğru yerde duruyor. Eleştirmenlerin bir kısmı tonunu fazla yumuşak bulabilir—evet, yer yer “güvenli” oynuyor.
Ama aynı “güvenli” ton, bazı izleyiciler için tam da aranan şey: kalbi kırık bir dünyada, kısa süreli bir nefes.






