
Londra’nın Mayfair bölgesinde, sokağın gürültüsü ile galerinin steril sessizliği arasındaki o ince çizgi, bugünlerde çarpıcı bir paradoksla sarsılıyor. Bugün 13 Mart 2026; Özlem Günyol ve Mustafa Kunt ikilisinin Dirimart London’daki ilk sergisi olan “Dışarı çıkmak istiyorsan, içeri gir”, bir haftadır sanatseverleri yeni normal olarak kanıksadığımız absürt siyasi iklimlerle yüzleştiriyor. Sergi, 11 Nisan’a kadar sürecek ve kamusal alanın nasıl bir denetim mekanizmasına dönüştüğünü heykelden performansa uzanan altı yeni eserle sorguluyor.
Günyol ve Kunt için yaratım süreci, kentin damarlarında yapılan uzun yürüyüşlerle başlıyor. Şehrin sokaklarını birer çalışma ofisine dönüştüren sanatçılar, insanların kolektif bilinçaltında çınlayan o sismik gerilimlerin peşine düşüyor. Serginin temelini oluşturan bu gözlemcilik hali, galerideki eserlerde sarsıcı bir somutluğa bürünüyor. Örneğin, sergiye dahil olan Açılış (2026) başlıklı performans, Mayfair’in parıltılı dünyasında muhbirliğin ne kadar açık uçlu olabileceğini gösteriyor; kimliği sanatçılar tarafından bile bilinmeyen bir dedektif, açılış boyunca raporlar tutarak galeri mekânının o sözde özgür kamusallığına gölge düşürüyor.
Serginin en dikkat çekici işlerinden biri olan The Dirty Work (2026), siyasi retoriğin nasıl fiziksel bir tehdide evrilebileceğinin görsel bir kanıtı. Almanya Şansölyesi’nin İsrail’in saldırılarını “die Drecksarbeit olarak nitelenmesini sahiplenmesinden hareketle üretilen heykeller, 360 derece döndüklerinde askeri birer mühimmat görüntüsü kazanıyor. Bu eser, sivil kayıpları görünmez kılan o soğuk politik dilin arkasındaki şiddeti, harflerin keskinliğinde yeniden inşa ediyor.
Sanatçılar, Türkiye’deki güncel hak ihlalleri ve tutuklamalara dair hafızayı da mekâna taşıyor. “Ben bu renkleri sevmedim!” (2026) yerleştirmesi, polis üniformalarından nezarethane duvarlarına kadar dijital ortamdan toplanan bir renk paleti sunuyor. Bu palet, Çepeçevre (2026) adlı eserde, Türkiye’deki tek kişilik bir hücrenin gerçek boyutlarındaki bir alana duvar resmi olarak uygulanıyor. Bu klostrofobik yerleştirme, özgürlükten mahrum bırakılmanın sadece mekânsal değil, aynı zamanda kişinin zaman algısını parçalayan yönüne parmak basıyor. Geleneksel hapishane işi boncuk tekniğiyle üretilen Günbegün (2026) ise bittiğinde bir yıllık bir sabır ve direniş sürecini işaretleyecek.
Serginin bütününde, ikilinin geçmiş yıllarda ürettiği Hak (2015) gibi kült işler de güncelliğini koruyarak yer alıyor. Anayasa’da geçen “hak” kelimelerinin grafik bir araya gelişi, bir anayasanın asli görevinin tüm bireyleri korumak olduğunu sessizce hatırlatıyor. Hollanda’daki bir park lambasının mors alfabesiyle “Free Osman Kavala” diye yanıp sönmesini belgeleyen video ise, serginin dışarısı ile içerisi arasındaki o bitmek bilmeyen diyalogunu tamamlıyor.






