Berlin’in çağdaş sanat ekosisteminde kendine özgü bir yer edinen Soy Capitán, 15. kuruluş yıl dönümünü alışılagelmişin aksine, görkemli bir şatafatla değil, küçüklüğün yoğunlaştırılmış gücüne odaklanan mütevazı ama sarsıcı bir grup sergisiyle kutluyor. 17 Ocak 2026’ya kadar sürecek olan The Power of Small Things (Küçük Şeylerin Gücü), büyüme ve genişleme odaklı sanat piyasası normlarına karşı yayılma yerine yoğunlaşma ilkesini savunan bir estetik manifesto niteliğinde. Galeri bünyesindeki ve ağındaki 17 sanatçıyı bir araya getiren bu seçki, izleyiciyi ölçek ve gösteri dünyasından uzaklaştırarak, dikkati detayların mahremiyetine ve nesnelerin ontolojik derinliğine yöneltiyor.
Serginin küratöryel kurgusu, tahakküm kurmayı reddeden eserlerin sessiz birer yaşayan endeks oluşturması üzerine kurulu. Benja Sachau’nun Samsara adlı eseri, galerinin duvarında yüksek bir noktada parıldayan 24 ayar altın kaplı bir ağaç mantarıyla bu yaklaşımın zirvesini temsil ediyor. Doğadaki yaşam ve ölüm döngüsünü simgeleyen bu parazit organizma, sanatçının müdahalesiyle kutsal bir emanete dönüşürken; izleyicinin bakışını yukarıya, alışılmadık bir perspektife zorlayarak mekânla kurulan hiyerarşiyi bozuyor. Öte yandan Melissa Joseph’in buluntu gümüş tepsiler ve antik ilk yardım kutuları içine yerleştirdiği iğneleme yün çalışmaları, kişisel hafızanın ve aile tarihlerinin nesnelerle nasıl hemhal olduğunu duyusal bir dille aktarıyor. Joseph’in eserleri, geçmişin tozlu kalıntılarını mahrem birer portala dönüştürerek, nesnelerin katmanlı hikâyelerini gün yüzüne çıkarıyor.
Sanatçıların alışık olduğumuz ölçeklerinin dışına çıktığı bu sergide, Grace Weaver’ın devasa figüratif tablolarından mikro kolajlara geçişi dikkat çekici bir sanatsal kırılma sunuyor. Tüketim mallarının ambalaj kartonları üzerine işlenen bu küçük sahneler, gündelik hayatın sıradanlığındaki connoisseur anlarını yakalıyor. Weaver, büyük ölçekteki dinamik formlarını bu dar alana hapsederken, aslında en küçük parçanın bile içinde ne kadar geniş bir kavramsal hacim barındırabileceğini kanıtlıyor. Serginin bütününde hissedilen tahakkümden kaçınma hali, eserlerin birbirleriyle yarışmak yerine sessiz bir birikimle var olmalarını sağlıyor. Günümüzün hız ve anındalık çağında, The Power of Small Things izleyiciye yavaşlamayı, derinlemesine bakmayı ve küçük olanın içindeki sarsıcı gücü keşfetmeyi teklif eden zarif bir davet olarak hafızalarda yer ediyor.