
Londra, Mart ayının gelmesiyle birlikte kışın durağanlığını üzerinden atarken, şehrin galeri koridorlarında ve geniş müze salonlarında taze bir entelektüel rüzgâr esmeye başlıyor. Apartman No: 26’nın bu katında, baharın ilk ışıklarıyla birlikte sadece mevsim değil, sanatın ontolojik sınırları da yeniden tanımlanıyor. Bu ay, diasporik estetikten sürrealist modaya, dijital peyzajlardan unutturulmuş 17. yüzyıl ustalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede küratöryal bir şölen bizi bekliyor.
Tate Britain, bu baharın en iddialı projelerinden birine ev sahipliği yaparak İngiliz sanatçı Hurvin Anderson‘ın kariyerindeki ilk büyük solo sergiyi izleyiciyle buluşturuyor. Anderson’ın renk odaklı peyzajları ve iç mekân kurguları, Karayipler ve Birleşik Krallık arasındaki diasporik yolculuğun görsel bir günlüğü niteliğinde. Berber dükkânları gibi kültürel aidiyet mekânlarını merkeze alan sanatçı, çocukluk anılarını ve kültürel mirası üst üste binen katmanlar aracılığıyla sorguluyor.
Benzer bir yer arayışı, Dulwich Picture Gallery‘de karşımıza çıkan Estonyalı modernist Konrad Mägi‘nin eserlerinde de hissediliyor. Mägi’nin renk ve perspektif konusundaki cesur deneyleri, Pointillism’den Ekspresyonizm’e uzanan Avrupa akımlarının Baltık ruhuyla birleştiği mistik bir atmosfer sunuyor. Sergide Mägi’nin manzara resimlerine, Kristina Õllek’in Baltık Denizi ekolojisine odaklanan çağdaş yerleştirmesi eşlik ederek, geçmişin doğa algısı ile bugünün ekolojik krizleri arasında bir köprü kuruyor.
V&A Museum, moda dünyasının en devrimci isimlerinden birini, Elsa Schiaparelli’yi ağırlayarak “Fashion Becomes Art” başlığı altında görkemli bir seçki sunuyor. Salvador Dalí ve Jean Cocteau gibi sürrealistlerle yaptığı iş birlikleriyle tanınan Schiaparelli, elbiseyi bir giysiden öte, giyilebilir bir sanat nesnesine dönüştürmüştü. Sergi, 1920’lerden Daniel Roseberry yönetimindeki güncel tasarımlara kadar 200’den fazla objeyi bir araya getiriyor. İkonik Skeleton ve Tears elbiseleri, modanın normlarını zorlayan bir iş kadınının ve sanatçının vizyonunu yansıtıyor.
Alison Jacques’ta sergilenecek olan Gordon Parks, kamerasını ırkçılığa ve yoksulluğa karşı bir “silah” olarak kullanan öncü bir figür. “We Shall Not Be Moved” başlıklı sergi, 1942-1967 yılları arasındaki çalışmaları kapsayarak siyah Amerikalıların direnişini ve haysiyetini belgeliyor.
Benzer bir temsil mücadelesi, National Portrait Gallery’de Catherine Opie’nin objektifinden yansıyor. Opie’nin son 30 yıla yayılan çalışmaları, kuir toplulukları, politik toplantıları ve aile kavramını merkeze alarak geleneksel portre hiyerarşilerini sarsıyor. Sanatçının müzenin kalıcı koleksiyonuyla kurduğu diyalog, sanat tarihinde kimin “görünür” olduğu sorusuna radikal bir yanıt niteliğinde.
Serpentine North, yaşayan efsane David Hockney’nin iPad üzerinde kurguladığı dijital frizi “A Year in Normandie”yi Londra izleyicisiyle buluşturuyor. Mevsimlerin geçişini dijital bir akışkanlıkla anlatan bu devasa eser, peyzaj resminin teknolojiyle evrimini temsil ediyor. Hemen güneydeki Serpentine South‘ta ise Cecily Brown, Kensington Gardens’tan ilham alan yeni yağlı boya tablolarıyla, figüratif ve soyutun sınırında gezinen dinamik bir doğa anlatısı sunuyor.
Doğanın en klasik temsili ise National Gallery’deki George Stubbs sergisinde karşımıza çıkıyor. “Portrait of a Horse” sergisi, Stubbs’ın 1762 yapımı ünlü ‘Scrub’ tablosu etrafında şekillenerek, sanatçının at anatomisi üzerine yaptığı bilimsel çalışmaları ve estetik dehasını kutluyor. Stubbs’ın detaycı yaklaşımı, 18. yüzyılın doğa algısına dair paha biçilemez bir bakış açısı sağlıyor.
Royal Academy, asırlar boyunca sanat tarihinin gölgelerinde kalmış 17. yüzyıl Brükselli sanatçı Michaelina Wautier’i onurlandırarak büyük bir iade-i itibar gerçekleştiriyor. Wautier’in devasa tarihsel sahneleri ve keskin portreleri, onun dönemindeki erkek meslektaşlarından aşağı kalmayan yeteneğini gün yüzüne çıkarıyor.
Zamanın kendisini bir tema olarak ele alan Wellcome Collection ise “The Coming of Age” sergisiyle, modern dünyada yaşlanmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Robert Mapplethorpe’dan Paula Rego’ya uzanan sanatçı seçkisi, ergenlikten yaşlılığa uzanan süreci folklor, tıp tarihi ve çağdaş sanatın perspektifinden inceliyor.
Mart 2026, Londra’da sanatın sadece bir seyir nesnesi değil, bir sorgulama alanı olduğunu kanıtlıyor. Bu ay açılan her sergi, Apartman No: 26 sakinleri için yeni bir düşünme katmanı oluşturuyor. Görünenin ardındaki gerçeği arayan bu seçkiler, baharın tazeliğini entelektüel bir derinlikle birleştiriyor.






