
Berlin’in sanat damarlarından biri olan Potsdamer Straße’de, Hua International galerisinin kapısından içeri giriyoruz. Karşımızda, Fin sanatçı Marianna Uutinen’in 30 yıllık bir zaman dilimine yayılan, hem abject hem de büyüleyici eserlerinden oluşan “Who’s Afraid of Red Stains and Yellow Snow?” sergisi var.
11 Nisan 2026 tarihine kadar devam edecek olan bu sergi, resmin sadece bir görüntü değil, fiziksel bir deri olduğunu iddia ediyor.
Uutinen’in çalışma yöntemi, sanatçı ve malzeme arasında vahşi bir tango gibi:
Süreç: Sanatçı, plastik tabakalar üzerine kat kat akrilik boya sürüyor. Boya kuruduğunda, bu plastik derileri soyuyor ve bir tuvalin üzerine transfer ediyor.
Görsellik: Bu deriler; sosis kılıflarını, çatlak izlerini, erimiş streç filmleri, dağ zirvelerini ve hatta bir tavşanın kafasını andıran tuhaf formlar oluşturuyor.
Paradoks: Plastik, mükemmel bedenleri şekillendirmek için kullanılan yapay bir malzeme; ancak Uutinen’in elinde bu malzeme, bedensel sıvıları, cinselliği ve hamlığı çağrıştıran visseral bir şeye dönüşüyor.
“Beden benim için doğal bir araç, çünkü onu kullandığımı bile fark etmiyorum. Zihin ve beden arasında bir ayrım yapmıyorum; beden benim için psikofiziksel bir bütünlük ve ruhsal bir araçtır.” — Marianna Uutinen
Galeri mekanı hacimsel olarak ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda ışıl ışıl gümüşler, pembeler ve maviler duvarlardan yere doğru erirken, diğer yanda bizi karanlık bir sessizlik bekliyor.
Daily (1994): Pembe ve sarının duyusal katmanları, bir pipetle karıştırılmış Tequila Sunrise kokteylini andırıyor. Yüzeydeki yarıklar ve çatlaklar, plastiğin bir canlı gibi nefes aldığını hissettiriyor. Bu kesiklerin ardında bedensel sıvılar ve ham bir cinsellik gizli.
Requiem for M. Mouse (2026): “Ölüm Serisi”nden olan bu eser, mekanı yutan bir kara delik gibi. Yağlı yüzeyi kara safra (melankoli) hissi veriyor. Mickey Mouse referansı üzerinden plastisitenin sınırlarını sorgularken, izleyiciyi ölüm ve sessizlik üzerine düşünmeye itiyor.
Uutinen’in süreci bir performans; sanatçının bedeni özne ve nesne arasında sıkışmış durumda. Bu eserler, sosyal ve kültürel kurallarımızın dışında kalan, abject kategorisine giren ama sadece bedenin anlayabileceği o tekinsiz alanı görünür kılıyor. Sıcakta kauçuklaşan, soğukta çatlayan bu akrilik deriler, zamanın ve maddenin içinde yakalanmış birer bilimsel kapsül gibi duruyor.






