
Şubat ayı, kışın o gri ve ağır örtüsünü üzerimizden atmaya çalıştığımız, içimizdeki yaratıcı kıvılcımları yeniden harladığımız bir eşik. Apartman No:26’nın pencerelerinden dışarı baktığımızda; Londra’nın sisli sokaklarından Pekin’in devasa meydanlarına, New York’un bitmek bilmeyen enerjisinden Seul’ün teknolojik dinginliğine uzanan bir sanat haritası görüyoruz. Bu katın havası bugün biraz kozmopolit, biraz melankolik ama bir o kadar da umut dolu. Editör masamızda, dünyanın farklı köşelerinden yükselen sesleri, yasaklanmış kitapların kokusunu, endüstriyel yapıların paslı görkemini ve dokumanın sessiz direnişini bir araya getirdik. Eğer hazırsanız, asansörümüz sizi sanatın en güncel ve vurucu duraklarına çıkarmaya hazır.
Londra penceremizi açtığımızda bizi karşılayan ilk şey, şehrin silüetine kazınmış o devasa gaz tankları oluyor. Sprüth Magers, on yılı aşkın bir sürenin ardından Bernd & Hilla Becher ikilisini yeniden ağırlıyor. Bu sergi, Hilla Becher’in 2015’teki vedasından sonra Londra’da açılan ilk solo şov olmasıyla ayrı bir duygusal yük taşıyor.
Sanatçılar: Bernd & Hilla Becher
Mekan: Sprüth Magers, Londra (20 Şubat – 28 Mart 2026)
Neden Görmeli? Becherların “tipoloji” adını verdikleri metodoloji, sanayi yapılarını sadece birer bina olmaktan çıkarıp onları birer “yüz” haline getiriyor. Özellikle Londra ve çevresindeki gaz tanklarına odaklanan siyah-beyaz kareler, artık yok olmaya yüz tutmuş bir modernizmin yasını tutuyor.
Apartmanımızın koridorları bizi New York’un Tribeca ve Chelsea sokaklarına bağladığında, karşımıza bambaşka dünyalar çıkıyor.

Andrew Kreps Galerisi (9 Ocak – 28 Şubat 2026), Brezilyalı peyzaj mimarı ve sanatçı Burle Marx’ın tropikal modernizmini New York’un kalbine taşıyor. Copacabana’nın dalgalı kaldırımlarından süzülen o serbest biçimli estetik, sanatçının dinamik soyut resimlerinde hayat buluyor. Karl Marx’ın kuzeni olan bu “dört şairden” birinin canlı pembe akrilik dünyası, kışın ortasında bir güneş patlaması gibi.
2. Ali Cherri: Şafaktan Önceki Son NöbetAlmine Rech, New York (16 Ocak – 28 Şubat 2026), Lübnanlı sanatçı Ali Cherri’nin travma ve materyalite üzerine kurulu dünyasına kapı açıyor. Lübnan İç Savaşı’nın izlerini taşıyan çamur heykeller ve The Sentinel adlı dijital film, savaş sonrası bir atmosferin hem içsel hem de dışsal yıkımını ustalıkla işliyor.
3. Jakkai Siributr: There’s No PlaceCanal Projects, New York (30 Ocak – 23 Mayıs 2026), Taylandlı sanatçı Siributr’un mülteci kamplarındaki kadınlarla yürüttüğü kolektif hikaye anlatıcılığını sunuyor. “Kime bir yuva ayrıcalığı tanınıyor?” sorusunu soran bu devasa tekstil enstalasyonları, duyulmayan seslerin kumaşa işlenmiş birer çığlığı gibi.
Direniş ve ArşivBu sergilerde sanatın politik ve toplumsal köklerine, yani o “sıcak” bölgeye ulaşıyoruz. Burada dumanlar değil, fikirler yükseliyor.
Shubigi Rao (Tensta konsthall, Stockholm): Rao, on yıldır süren “yasaklanmış kitaplar” projesinin doruk noktasında. Yasaklı metinlerin koruyucularını ve yok edilen kütüphaneleri belgeleyen bu sergi, sömürgecilik karşıtı bir ansiklopedi niteliğinde.
Dominique White (Kunsthalle Basel): “Tüm Büyük Güçler Merkezden Çöküyor” başlığıyla açılan sergi, Afrofütürizm ve Afropessimizm ekseninde batık gemilerin enkazından yeni bir varoluş kurguluyor. Sisal ve odun parçaları, sömürgeci dünyanın yıkıntılarını simgeliyor.
Chanakya Okulu (Experimenter, Kalküta): Kadınların dokuma mirasını kurumsallaştıran bu kolektif, geleneksel nakış tekniklerini çağdaş sanatla buluşturuyor. Mükemmelliğe karşı sessiz bir direniş gösteren bu tekstil işleri, birer modern tanrıça figürünü anımsatıyor.

Son durağımızda, Apartman No:26’nın en sakin ama en derin katındayız. Burada zamanın ve maddenin nasıl başkalaştığına şahit oluyoruz.
Merhum kavramsal sanatçı Chang’ın bu sergisi, bir arşivcinin zihninde dolaşmak gibi. Beatles’ın White Album’ünün 3.000 farklı kopyasını bir araya getiren “We Buy White Albums”, zamanın ve kullanımın her bir nesne üzerinde bıraktığı o eşsiz izi kutluyor.
Bu grup sergisi, müzenin o “ölümsüzlük” vaadini sarsıyor. Organik malzemelerin çürümesi, fermente olması ve dönüşmesini bir başarısızlık değil, bir değer sistemi olarak görüyor. Maddenin yok oluşu, burada yeni bir başlangıcın habercisi.
Yeni Zelanda’nın efsanevi kavramsal sanatçısı Dashper, yirmi yıl sonra evine dönüyor. Modernizmin geometrisini ve tekrarını kendi bükülmüş perspektifiyle yorumlayan Dashper, “Artık ben de biriyim” diyen o meşhur selamıyla izleyiciyi karşılıyor.

Apartman No:26’nın bu ayki küresel turu, sanatın sadece seyirlik bir nesne değil, bir hafıza ve direniş biçimi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu sergilerden birine yolunuz düşerse, orada sadece bir eser değil, bir zamanın ve mekanın ruhunu da göreceksiniz.






