
Davos’un keskin dağ havası, sanat tarihinin en büyük ego savaşlarından birine ve belki de en hırslı “tek taraflı” dostluğuna ev sahipliği yapıyor. Kirchner Museum Davos, yıllardır beklenen, hatta bizzat öznesi tarafından 1933 yılında talep edilen o meşhur buluşmayı gerçekleştiriyor: “Kirchner. Picasso”. Ernst Ludwig Kirchner’in Frédéric Bauer’e yazdığı o meşhur mektuptaki “Picasso ve ben yan yana asılmalıyız” vasiyeti, nihayet müze duvarlarında somut bir gerçekliğe dönüşüyor. Ancak bu sergi sadece iki dâhinin eserlerini yan yana dizmekten ibaret değil; modernizmin iki farklı kutbunun, dışavurumculuğun sinirli fırçasıyla kübizmin inşa edilmiş dünyasının sessiz ama gerilimli diyaloğunu sahneliyor.
Sergi salonlarında dolaşırken, Lisa-Marie Berndt’in de vurguladığı gibi, ikili paketlerin sanat piyasasındaki sarsılmaz gücünü hissetmemek elde değil. Yaklaşık 100 eserden oluşan seçki; sirk sahnelerinden varyetelere, Berlin’in tekinsiz sokaklarından figüratif portrelere kadar geniş bir yelpazede bu iki dev ismin “zamanın ruhuna” verdiği cevapları yarıştırıyor. Picasso’nun 1909 tarihli “Frau in Grün” (Yeşil Elbiseli Kadın) tablosunda vücudun nasıl bir konstrüksiyona dönüştüğünü izlerken, hemen yanındaki Kirchner imzalı 1914 tarihli “Zwei Frauen auf der Strasse” (Sokaktaki İki Kadın) eserinde o meşhur Berlin sinirini, titrek ve gergin hatları görüyoruz. Bir yanda Picasso’nun inşa eden, mesafeli ve kontrollü zekası; diğer yanda Kirchner’in ana sadık kalan, sabırsız ve adeta aşırı doz bir dolaysızlık içeren fırçası… Bu karşılaştırma, benzerliklerden ziyade, aynı toplumsal sancılara verilen bambaşka estetik tepkileri gözler önüne seriyor.
Özellikle 1932 yılı, bu serginin gizli kahramanı gibi duruyor. Kirchner’in Kunsthaus Zürich’teki büyük Picasso retrospektifini ziyaret etmesi, onun sanatında Neuer Stil olarak adlandırılan dönemin fitilini ateşlemişti. Kirchner, Picasso’nun formları sadeleştirmesinden ve hacmi yüzeyde yeniden kurgulamasından açıkça etkilenmiş, hatta bu etkiyle kendi kompozisyonlarını daha berrak, daha az patlayıcı ama daha hacimli bir yapıya kavuşturmuştu. Ancak bu diyalogda hüzünlü bir asimetri var: Picasso, Kirchner için sarsılmaz bir referans noktası ve aşılması gereken bir rakipken; Picasso’nun Kirchner’e dönüp baktığına dair elimizde pek bir kanıt yok. Kirchner’in, sırf daha radikal ve öncü görünmek için bazı eserlerini geriye dönük tarihlendirmesi ise, bu büyük sanatçı egosunun ve “modernizmin zirvesinde kim var?” yarışının ne kadar insani ve yer yer trajik bir boyutu olduğunu fısıldıyor.
Sonuçta Davos’taki bu buluşma, bir el sıkışmadan ziyade iki güçlü karakterin aynı odada birbirine bakmadan var olma çabasını andırıyor. Kirchner Museum Davos ve Münster’deki LWL-Museum’un ortaklığında kurgulanan bu sergi, sanat tarihinin o çok sevdiği “büyük adamlar” anlatısını yeniden üretirken bir yandan da şu soruyu sorduruyor: Bu yan yana gelişler bize sanata dair yeni bir şey mi söylüyor, yoksa devasa egoların tarihsel bir geçit törenini mi izliyoruz? 3 Mayıs’a kadar sürecek olan bu sergi, modernizmin bu iki kutbunu hiyerarşiden uzak ama aradaki mesafeyi de koruyarak görmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir durak.






