
Berlin’in sanat ortamı için 2025 yılı, sömürgeci geçmişle yüzleşme ve sanat tarihinin gri alanlarını deşifre etme açısından oldukça kritik bir yıl oldu. Bu sürecin en çok konuşulan duraklarından biri olan Dahlem’deki Brücke Museum, Güney Afrikalı-Alman sanatçı Irma Stern’in karmaşık mirasını mercek altına alan “Between Berlin and Cape Town” sergisiyle izleyiciyi etik bir ikilemin tam ortasına bıraktı. Yahudi kimliği nedeniyle Nasyonal Sosyalistler tarafından antisemitizme ve sansüre maruz kalan Stern, bir yandan baskıdan kaçarken diğer yandan döneminin kolonyal ve ırksal önyargılarını tuvallerine taşıyan paradoksal bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Stern’in sanatsal pratiği, Brücke hareketinin çevresinde şekillenmiş bir Neo-Ekspresyonizm örneği olarak tanımlansa da, sergi bu estetik başarının ardındaki sorunlu ideolojiyi deşifre ediyor. Sanatçının Güney Afrika, Kongo ve Ruanda’daki siyah kadınları betimleyen portreleri, teknik açıdan hayranlık uyandırıcı olsa da, içerik olarak rahatsız edici bir etnografik nesneleştirme barındırıyor. Örneğin, 1943 tarihli bir eserinde Kraliçe Gicanda Rudahigwa’nın ismini bilmesine rağmen eseri “Watussi Queen” olarak adlandırması, Stern’in öznelerini bireyden ziyade birer “tip” veya “otantiklik numunesi” olarak gördüğünü kanıtlar nitelikte. Sanatçının bu “egzotik” tasvirlerinden büyük maddi kazançlar elde etmesi ve savaş sonrası Güney Afrika’sının en başarılı sanatçılarından biri haline gelmesi, onun sanatsal başarısını Apartheid rejiminin kültürel zemininden bağımsız okumayı imkansız kılıyor.
Küratöryel Müdahale: Çağdaş Bir Yanıt Olarak Sanat
Brücke Museum, bu zorlu sergiyi kurgularken sadece Stern’in eserlerini sunmakla kalmamış; kolonyal bakışı kırmak için Athi-Patra Ruga gibi çağdaş ve kuir siyah sanatçıların müdahalelerine yer vererek akademik bir diyalog zemini oluşturmuş. Ruga’nın eserleri ve sergi duvarlarındaki metinler, Stern’in kendisini “ilerici” olarak tanımlayan (çünkü Afrikalı özneleri resmetmeyi seçmişti) bakış açısını, bugünün perspektifinden yeniden sorguluyor. Bu yaklaşım, Stern’in figürlerindeki o meşhur, ifadesiz ve “boş” bakışların aslında birer estetik tercih değil, Apartheid döneminin birer sessiz tanığı ve artefaktı olduğunu gözler önüne seriyor.
İncelemenin en can alıcı noktalarından biri olan 1955 tarihli “Maid in Uniform” tablosu, Stern’in özneleriyle kurduğu ilişkinin zirve noktasını temsil ediyor. Tablodaki kadının bakışlarını ressamdan kaçırması, sanatçının öznesine sadece sanatsal tatmin ve kazanç için yaklaştığının görsel bir kanıtı gibi. Stern’in Yahudi kimliğiyle yaşadığı sürgün deneyimi ve maruz kaldığı ayrımcılık ile siyah kadınları resmederken sergilediği üstenci tavır arasındaki bu derin dikotomi, sergiyi hem zorlayıcı hem de büyüleyici kılan temel unsur. Sonuç olarak sergi, sanatın sadece görsel bir şölen olmadığını, aynı zamanda bir iktidar ve temsil mücadelesi olduğunu hatırlatarak 2025’in en unutulmaz sanatsal yüzleşmelerinden biri olarak hafızalara kazındı.






