
West End’in Noel sonrası o kendine has, canlı ama bir o kadar da telaşlı hareketliliği sürerken, St Martin’s Place’teki National Portrait Gallery bizi insan doğasının en sessiz ve samimi halleriyle yüzleşmeye davet ediyor.
Bugün, modern portre fotoğrafçılığının “Oscar”ları sayılan Taylor Wessing Fotoğraf Portre Ödülü 2025 sergisini keşfetmek için mükemmel bir zaman. Üstelik bugün Cuma olduğu için galeri kapılarını saat 21:00’e kadar açık tutarak, şehrin gürültüsünden kaçıp sanatın dinginliğine sığınmak isteyenlere harika bir gece fırsatı sunuyor. Bu güne yetişemezseniz sergi 8 Şubat 2026 tarihine kadar ziyaret edilebiliyor.
Bu yılki seçki, yerleşik profesyonellerden yetenekli amatörlere kadar geniş bir yelpazeyi bir araya getirerek “portre” kavramının sınırlarını zorluyor. Sadece bir yüzü belgelemekten öte, her kare bir hikâye anlatıyor; bazen planlı ve resmi, bazen de bir aile yemeğindeki o savunmasız ve mahrem an kadar kendiliğinden.
Serginin merkezinde yer alan ödüllü eserler, günümüz fotoğrafçılığının estetik ve etik önceliklerini de özetliyor:
Birincilik Ödülü – Martina Holmberg: İsveçli fotoğrafçı, Mel adlı portresiyle ( The Outside of the Inside serisinden) birinciliğe layık görüldü. Holmberg, insan ruhunun o zor yakalanan “içsel dışavurumunu” minimalist ve derinlikli bir dille yakalıyor.
İkincilik Ödülü – Luan Davide Gray: We Dare to Hug ( Call Me by Your Name serisinden) adlı çalışmasıyla, yakınlığın ve şefkatin gücüne odaklanarak izleyiciyi duygusal bir bağ kurmaya zorluyor.
Üçüncülük Ödülü – Byron Mohammad Hamzah: Jaidi Playing portresiyle ( Bunga dan Tembok serisinden), Malezya’daki vatansız gençlerin sosyal gerçekliğini belgeliyor. Serinin başlığı “Çiçek ve Duvar”, bu gençlerin kırılganlığı ve direnci arasındaki o sert zıtlığı temsil ediyor.
Fotoğraf Siparişi (Commission) – Hollie Fernando: Boss Morris adlı portresiyle ( Hoydenish serisinden) ödül alan Fernando, geleneksel halk figürlerini ve eksantrik karakterleri çağdaş bir estetikle yeniden yorumluyor.
Bu sergi, sadece “güzel fotoğraflar”dan ibaret değil; aynı zamanda Tim Walker ve Sunil Gupta gibi vizyoner isimlerin jüri koltuğunda oturduğu, portre sanatının nereye evrildiğini gösteren bir pusula. Sergideki eserlerin çoğu ilk kez gün yüzüne çıkıyor ve her biri aidiyet, kimlik, kayıp ve neşe gibi evrensel temalara temas ediyor.
Londra sokakları Noel indirimleri ve kalabalığıyla dolup taşarken, National Portrait Gallery’nin loş koridorlarında Byron Mohammad Hamzah’ın Malezyalı gençlerinin gözlerine bakmak veya Martina Holmberg’in “Mel” karakterindeki o sessiz derinliği hissetmek, size yılın bu son günlerinde bambaşka bir perspektif kazandırabilir. Eğer akşam saatlerinde giderseniz, galerinin gece atmosferi portrelerin mahremiyetini daha da derinleştirecektir.






