
Berlin’in Şubat ayazı Potsdamer Platz’ı kuşatırken, festivalin kalbi bu yıl sadece kırmızı halıda değil, kimliğin en derin ve kuytu köşelerinde atıyor. Apartman No:26’nın Kazan Dairesi’nde bu hafta, dumanı üstünde bir dünya prömiyeri var. Viv Li, beş yıla yayılan bir hafıza kazısıyla, 2026 Berlinale’nin en merak edilen yapımlarından birine imza atıyor.
Pekin’de doğup büyüyen, ancak 15 yılını yollarda geçiren Viv Li, bugün Berlin’in çok kültürlü, kaotik ve bir o kadar da özgürleştirici sokaklarında kendine yeni bir ev arıyor. Berlinale 2026’nın Panorama Dokumente bölümünde dünya prömiyerini yapan “Two Mountains Weighing Down My Chest”, sadece bir göç hikâyesi değil; bedenin, hafızanın ve aidiyetin sınırlarını zorlayan bir otoportre. Li, kamerasını bir büyüteç gibi kullanarak Berlin’in yeraltı kuir sahnelerinden Pekin’in geleneksel aile sofralarına uzanıyor.
Bu film, apartmanımızın Kazan Dairesi’nde biriken o yüksek basınçlı duyguların bir izdüşümü. Li, tesadüfler sonucu “artist vizesi” ile indiği Berlin’i, bir rüya şehri olarak değil, bir arayış şehri olarak tanımlıyor. Yönetmen, yazar ve görüntü yönetmeni kimliklerini tek bir potada eriten sanatçı, beş yıl boyunca kaydettiği görüntülerle, iki farklı dünya arasında asılı kalmış olmanın yarattığı o tuhaf, melankolik ve bir o kadar da çarpıcı limbo halini beyazperdeye taşıyor.
Viv Li’nin Berlin macerası, romantik bir kaçıştan ziyade pandeminin getirdiği bir zorunlulukla başlıyor. Ancak bu zorunluluk, Li’nin kendi kimliğine dair sorduğu soruların fitilini ateşliyor. Berlin’in sunduğu o meşhur artist vizesi, sanatçının sadece kariyerine değil, aynı zamanda içsel bir devrime de kapı aralıyor.
Filmin ismi olan “Two Mountains Weighing Down My Chest”, Li’nin çocukluğundan beri taşıdığı bir utancın ve karmaşanın metaforu. Başlangıçta sadece fiziksel bir rahatsızlığı temsil eden bu başlık, süreç içerisinde Berlin ve Pekin arasındaki o devasa kültürel uçuruma, yani iki farklı kimliğin yarattığı ağırlığa dönüşüyor. Li, Berlin’in kuir sahnesinde kendi non-binary arayışlarını sorgularken, kamerasını bir neşter gibi kullanarak bu iki dünyayı birbirinden ayırmak yerine, onları aynı göğüs kafesinde nasıl taşıyabileceğini araştırıyor.
Filmin dikkat çeken en güçlü yanlarından biri, dijital çekilmesine rağmen izleyiciye analog bir film dokusu hissettiren o puslu ve melankolik estetiği.
Dijitalin Melankolisi: 2019’dan 2025’e kadar süren çekim süreci, bir hafıza arşivi niteliğinde. Renk düzenlemesindeki (color grading) gren dokusu, anıların o uçucu ve kusurlu yapısını simgeliyor.
Kameranın Mucizesi: Li, Pekin’de binlerce kez geçtiği bir tapınağın gerçek güzelliğini ancak kamera vizöründen baktığında keşfettiğini söylüyor. Bu, Kazan Dairesi’nde her gün gördüğümüz makinelerin, doğru ışıkta birer sanat eserine dönüşmesi gibi bir durum.
On beş yıl boyunca global bir vatandaş olmaya çalışan, farklı diller ve kültürler arasında hatlar inşa eden Viv Li, filminin sonunda bizi şaşırtıcı bir duraklamaya götürüyor: Kendi çocukluk evine ve Çin yemeklerine duyduğu o saf özlem. Bu geri dönüş, aslında bir teslimiyet değil, aksine kendini kabul etmenin getirdiği büyük bir zafer.
“Artık her gün Çin yemeği yemek, tamamen rahat hissetmek ve çocukluk evimde kalmak istiyorum. 15 yılın sonunda vardığım yer, aslında başladığım yerdeki ‘ben’i kucaklamak.”
Gösterim Bilgileri: Tarih: 13 – 21 Şubat 2026
Mekan: Berlinale Panorama Programı / Çeşitli Sinemalar
Detaylar: berlinale.de/programme/202606587






