
Londra’nın Mortimer Sokağı’ndaki rasyonel düzenden çıkıp Ab-Anbar’ın eşiğinden geçtiğiniz an, sizi karşılayan şey sadece bir sergi değil, havada asılı duran ve sanki nefes alan bir hafıza labirenti oluyor. Yılın son günlerinin o ağırbaşlı dinginliği galerinin içine sızmışken, tavandan sarkan devasa pamuklu kumaşların arasında yürümeye başladığınızda, kendi bedensel varlığınızın bu devasa silüetler karşısında nasıl küçüldüğünü hissediyorsunuz. Her bir adımda kumaşların hafifçe salınması, Amin Bagheri’nin “Hyle” adını verdiği o şekilsiz ilk maddenin yavaş yavaş bir form kazanmaya başladığına dair tekinsiz bir his uyandırıyor.
Grafitin o kendine has, metalik ve puslu siyahı kumaşın dokusuna öyle bir işlemiş ki, önünüzde duran yirmi beş anıtsal çizim size sadece birer resim gibi değil, sanki bir mağaranın duvarlarında beliren antik gölgeler gibi görünüyor. Bu figürlerin yanından geçerken üzerinizde hissettiğiniz o “karanlık ışık”, bakışınızı sürekli bir noktadan diğerine savuruyor; doğrusal bir perspektiften ziyade bir rüyanın parçalanmış mantığıyla hareket ediyorsunuz. Çizimlerdeki o devasa ama belirsiz formlar, sanki tanıdığınız ama ismini bir türlü hatırlayamadığınız bir dostu ya da bir kabusu andıran o tuhaf yabancılıkla sizi sarmalıyor.
Figürlerin detaylarına yaklaştıkça, İran mistisizmindeki zıtlıkların birliği fikri zihninizde ete kemiğe bürünüyor. Karşınızdaki bu varlıklar ne tam olarak ürkütücü ne de tam olarak huzur verici; iyilik ve kötülüğün, güzel ve canavarın arasındaki o keskin sınırın grafitin gri tonları içinde nasıl eriyip gittiğini görüyorsunuz. Bu sessiz devler arasında yürürken, “ben” ve “öteki” arasındaki ayrım bulanıklaşıyor ve kendinizi Bagheri’nin felsefe, edebiyat ve görsel sanatı birleştiren o uzun, şiirsel cümlesinin bir öznesi olarak buluyorsunuz.
Serginin labirentvari yapısında yolunuzu bulmaya çalışırken, her bir çizimin bir kelime gibi yan yana gelerek anlatmaya çalıştığı o büyük ama sessiz hikâyeye dahil oluyorsunuz. Dışarıda Londra’nın modern karmaşası devam ederken, siz bu kumaşların yarattığı korunaklı ve zamansız boşlukta, Amin Bagheri’nin kişisel tanıklıklarıyla kendi iç dünyanızın en kuytu köşelerini birbirine teğet geçerken yakalıyorsunuz. Galeriden çıktığınızda, zihninizde kalan sadece siyah ve beyazın dansı değil, ruhunuza bulaşan o kadim maddenin ağırlığı ve karanlığın içinden sızan o tuhaf ışığın huzursuz ama büyüleyici tortusu oluyor.






