
Bir şehir kendi geçmişini yediğinde, geriye sadece beton yığınları ve “silinen” hayatlar kalır. Megan Follows’un yönettiği Stealing the Sky (2025), tam da bu yamyam kentsel dönüşümün ortasında, yıkılmak üzere olan bir depoda hayata tutunmaya çalışan bir grup insanın trajikomik portresini çiziyor.
2026 yılının konut krizleri ve soylulaştırma tartışmaları arasında bu film, sadece bir “bağımsız dram” değil; modern kent insanının görünür kalma mücadelesinin bir manifestosu gibi duruyor.
Film, dev vinçlerin ve yarım kalmış kulelerin gökyüzünü parsellediği bir şehirde geçiyor. Hikayenin kalbi ise yıkım emri gelmiş, dökülen bir depo dairesi. Burada yaşayan yedi ana karakter (Holly, Marilyn, Bryce, Tom, Rani, Yaser ve diğerleri), yaklaşan yıkım tarihine karşı sadece eşyalarını değil, haysiyetlerini ve birbirlerine olan pamuk ipliğine bağlı bağlarını korumaya çalışıyor.
Megan Follows, filmi saf bir drama gömmek yerine mizahı bir hayatta kalma mekanizması olarak kullanıyor. Şehir onları haritadan silmeye çalışırken, karakterlerin birbirleriyle olan absürt çatışmaları ve beklenmedik şefkat anları, seyirciye şu mesajı veriyor: Dünya üzerimize yıkılırken bile hala gülecek bir şeyler bulabiliyorsak, henüz yok olmamışız demektir.
Holly (Marie Dame): Köklere tutunma.Defansif tavrı ile artan savunmasızlığı arasındaki denge.
Marilyn (Megan Follows): Duygusal hafızayı koruma.Geçmişin tozlu rafları ile geleceğin beton gerçeği.
Bryce & Tom: Ekonomik çaresizlik.Finansal yıkımın yarattığı gerginlik ve dostluk testi.
Yaser & Rani: Aidiyet arayışı.Yabancılaşmış bir şehirde yeni bir ev inşa etme çabası.
Follows, filmi neredeyse tek bir mekanda (loft dairesinde) tutarak mekansal bir klostrofobi yaratıyor. Ancak bu dar alan, karakterlerin itirafları ve yüzleşmeleriyle devasa bir duygusal ekosisteme dönüşüyor. Kamera, kiracılar arasında bir gözlemci gibi dolaşırken, dışarıdaki vinç sesleri sürekli bir geri sayım sayacı görevi görüyor.
Eleştirmen Notu: “Stealing the Sky, gökyüzünün sadece zenginlere ve kulelere ait olduğu bir dünyada, aşağıda kalanların yıldızlara bakma inadını anlatıyor. Marie Dame’in performansı, kırılganlık ile meydan okuma arasında gidip gelen muazzam bir dengeye sahip.”
2026 yılında, yaratıcı alanların yok olması ve barınma güvencesizliği artık küresel bir kriz. Film bu yüzden “güncel” kalmayı başarıyor:
Kentsel Silinme: Fiziksel mekanların yıkılması, toplumsal hafızanın da silinmesi anlamına geliyor.
Kırılgan Topluluklar: İnsanların güçlü oldukları için değil, dünya etraflarında çöktüğü için birbirlerine tutunmaları gerçeği.
Mizahın Direnişi: Sert gerçeklerin absürt komediyle yumuşatılması, izleyicinin bu ağır temayla bağ kurmasını kolaylaştırıyor.
Stealing the Sky, ne aşırı duygusal bir romantizm ne de karanlık bir pesimizm sunuyor. Aksine, yıkım topunun sesi kapıdayken bile demlenen çayın, paylaşılan bir şakanın ve birbirinin gözünün içine bakmanın değerini hatırlatıyor. Eğer modern şehir yaşamının sizi görünmez kıldığını hissediyorsanız, bu filmde kendinizden bir parça bulacaksınız.
Puanım: 8.2 / 10






