
Londra’nın gri göğü altında, bazen bir sokağın köşesinde bazen de brütalist bir devin karnında, sanatın en saf hali sizi bekler. Apartman No:26’nın Londra katında bu hafta, mülkiyetin ötesine geçen, sadece bakışın ve hissin yeterli olduğu duraklara uğruyoruz. Şehrin kaotik pahalılığına inat, kapılarını ardına kadar açan bu galeriler; sanatın demokratikleştiği, estetiğin herkese ulaştığı birer sığınak niteliğinde. Sanatın bu “bedelsiz” ama paha biçilemez duraklarını gezmek, şehrin ruhunu anlamanın en zarif yolu. Aşağıdaki liste, sadece bir rehber değil; Londra’nın labirentlerinde kaybolurken size yol gösterecek bir pusula.
Londra’nın kurumsal hafızası, Trafalgar Meydanı’ndan Thames kıyısına kadar uzanan bu dev yapılarda saklı.
National Gallery (Trafalgar Square): Eski ustaların fısıltılarını duymak için en doğru adres. Holbein’ın Büyükelçiler‘inden Van Eyck’in o gizemli Arnolfini Portresi‘ne kadar dünya mirasını cüzdanınızı çıkarmadan selamlayabilirsiniz.
National Portrait Gallery: 2023’te yenilenen çehresiyle, Tracey Emin imzalı kapılarından geçip tarihin önemli figürlerinin bakışları altında ezilebilir, Panini futbol kartlarından Henry VIII’in eşlerine uzanan geniş bir portre arşivine dalabilirsiniz.
Tate Modern (South Bank): Bizim Kazan Dairesi ruhuna en yakın yer. Turbine Hall’un devasa boşluğu her sezon yeni bir enstalasyonla sizi içine çekerken; üst katlarda Warhol, Pollock ve Bacon sizi modernizmin doruklarına çıkarır.
Tate Britain (Pimlico): Tate Modern’in daha ağırbaşlı ama eklektik kardeşi. Hockney’in A Bigger Splash‘i ve John Bettes’in 16. yüzyıl portreleri arasında mekik dokurken neoclassical mimarinin tadını çıkarın.
Wallace Collection (Marylebone): Rubens ve Velázquez’in, 19. yüzyılın o gösterişli ve aristokratik atmosferinde sergilendiği bir Fransız rüyası. Gülen Süvari (Laughing Cavalier) ile karşılaşmak her zaman bedelsiz bir tebessüm garantisi.
Ticari kaygıların sanatla buluştuğu ama kapısının herkese açık olduğu bu swish galeriler, modern dünyanın nabzını tutuyor.
White Cube (Bermondsey & Mason’s Yard): Adının hakkını veren steril bir rüya. Damien Hirst’ten Antony Gormley’e, çağdaş sanatın starları bu beyaz boşlukta boy gösterir.
Gagosian (Mayfair & Burlington Arcade): Mayfair’in ultra-zengin atmosferinde, Cy Twombly gibi devlerin eserlerini kalabalıklardan uzak ve ücretsiz görmenin verdiği o tatlı ayrıcalık hissi.
Whitechapel Gallery: 1901’den beri sanatın nabzını tutan bu baronial bina, Picasso’nun Guernica‘sına bile ev sahipliği yapmış bir efsane. Kalıcı koleksiyonu her zaman cömerttir.
Lisson Gallery (Edgware Road): Ai Weiwei ve Julian Opie gibi isimlerin durağı olan bu galeri, uluslararası sanat piyasasının en şık oyuncularından biri.
David Zwirner (Mayfair): Yayoi Kusama ve Paul Klee gibi isimleri temsil eden, Mayfair’in o ağırbaşlı ama yenilikçi yüzü.
Victoria Miro (Islington): Kusama’nın o sonsuzluk odalarına ve puantiyeli dünyasına açılan, bahçesiyle büyüleyen bir durak.
Halcyon (Bond Street): Warhol ve Pissarro gibi isimleri bir mağaza vitrini şıklığında görmek için ideal.
Apartman konseptimizin en merak uyandıran köşeleri burası; bazen bir viyadük altında, bazen eski bir hamamda.
The Curve, Barbican: Brütalist bir kavisin içinde kaybolurken, sizi orbitinde sürükleyen ücretsiz sergilerin büyüsüne kapılın.
Gilbert + George Centre (Spitalfields): Sanatın kendisiyle özdeşleşmiş bu ikilinin salarsız ve renkli dünyasına bir yolculuk.
Leake Street Arches (Waterloo): Londra’nın en uzun yasal graffiti duvarı. Sürekli değişen, boya kokulu ve dinamik bir açık hava galerisi.
Goldsmiths CCA (New Cross Gate): Viktorya döneminden kalma bir hamamın sanata dönüşmüş hali. Geleceğin büyük sanatçılarını burada keşfedebilirsiniz.
Newport Street Gallery (Vauxhall): Damien Hirst’in kendi koleksiyonunu sergilediği, mimarisiyle ödüllü bir mekan.
The Photographers’ Gallery (Soho): Cuma günleri saat 17:00’den sonra fotoğrafın tüm tonlarını ücretsiz solumak mümkün.
gallery@oxo (South Bank): Thames kıyısında yürürken camdan içeri bakıp kendinizi aniden bir serginin içinde bulabileceğiniz samimi bir alan.
Outernet London (Charing Cross): Sinema mı, galeri mi yoksa dijital bir halüsinasyon mu? Karar sizin, ama tamamen ücretsiz.
Biraz nefes almak ve sanatın köklerine inmek isteyenler için Çatı Katı sakinliğindeki yerler:
William Morris Gallery (Walthamstow): Morris’in o bitkisel desenlerinin ve zanaat tutkusunun doğduğu aile evi.
Kenwood House (Hampstead Heath): Hampstead’in tepesinde, Rembrandt ve Vermeer ile baş başa kalabileceğiniz bir İngiliz mirası.
Orleans House Gallery (Twickenham): Thames kıyısında, Palladian bir oktagonun içinde yüzyıllık eserler.
South London Gallery (Camberwell): 125 yıldır mahallenin damarlarında dolaşan sanat; hemen yanındaki Fire Station galerisiyle beraber tam bir kültür odağı.
Two Temple Place (Embankment): Gotik bir rüya; vitraylar ve ahşap işçiliği arasında kaybolurken arada düzenlenen sergilerle mest olun.
Guildhall Art Gallery: Şehrin kalbinde, bina kadar büyük devasa tabloların evi.
Blavatnik Art Galleries (IWM): Savaşın acı ve estetikle yoğrulmuş 500’den fazla eseri.
Royal Academy (Piccadilly): Collection Gallery ve Work in Progress bölümleriyle bir akademi dersi kadar eğitici.
Nunnery Gallery (Bow): Doğu Londra temalı, eski bir manastırın sessizliği.
Lauderdale House (Highgate): Waterlow Park’ın kenarında, toplulukla iç içe sanat.
God’s Own Junkyard (Walthamstow): Neonların arasında bir film setinde gibi hissetmek için.
Autograph Gallery (Shoreditch): Kimlik ve sosyal adalet üzerine odaklanan güçlü işler.
Camden Art Centre: Gözden kaçırılmış yeteneklerin kalesi.
Chisenhale Gallery: Eski bir fabrika binasında çağdaş sanat.
Studio Voltaire (Clapham): Viktorya döneminden kalma bir şapelde yükselen genç yaratıcılık.
The Perimeter (Clerkenwell): Gizli bir mews içinde çağdaş keşifler.
Frith Street Gallery (Soho): Bir Georgian evinde video ve heykelin dansı.
Canada House (Trafalgar Square): Kanada sanatının nadir ama değerli açık günleri.
Londra katımızın bu zengin listesi, şehrin sadece parayla değil, vizyonla da inşa edildiğinin kanıtı.






