
Londra’nın Wharf Road üzerindeki o endüstriyel ama huzurlu sanat duraklarından biri olan Victoria Miro, kapılarını 1990’larda doğmuş üç genç yeteneğin dünyasına açıyor. “The Stories We Tell” (Anlattığımız Hikâyeler), 17 Ocak’a kadar sürecek olan, hafızanın, ailenin ve bedenin sınırlarını zorlayan büyüleyici bir figüratif anlatı sunuyor.
Bu sergi sadece bir sanat gösterisi değil; aynı zamanda 90’lı yılların kuşağına ait üç farklı perspektifin —Kamboçyalı-Amerikalı, Londralı ve Brooklynli— “insan” ortak paydasında nasıl buluştuğuna dair bir belgesel niteliğinde.
1992 doğumlu Tidawhitney Lek, Kamboçya’dan ABD’ye göç etmiş bir ailenin ilk nesil Amerikalı çocuğu olarak Güney Kaliforniya’da yaşıyor. Lek’in tuvalleri, büyük bir Asyalı ailenin günlük yaşantısını “sıradan olanı kutsallaştırma” eylemiyle sunuyor.
Lek’in fırçası, Kamboçya’nın kültürel mirası ile Güney Kaliforniya’nın palmiyeli manzaralarını birbirine sızdırıyor. Eserlerinde kullandığı çiçekler ve su metaforları, bir temizlenme ve aidiyet arayışını simgeliyor. Aleesa Pitchamarn Alexander’ın dediği gibi; Lek, ailesinin büyüklerine şunu söylüyor: “Burası sizin ana vatanınız olmayabilir ama benimki öyle. Bu yeri sizin için tercüme edeceğim; burayı bizim kılacağım.”
Londra doğumlu, şu an New York’ta yaşayan Emil Sands (b. 1998), bedenin fiziksel tuhaflıklarını ve etin dokusunu anıtsal tuvallere taşıyor. Sands’in figürleri genellikle yarı çıplaktır ve izleyiciye arkaları dönük şekilde uçsuz bucaksız kumsallarda veya manzaralarda gezinirler.
Sands için “yıkananlar” (bather) teması, sanat tarihinden (Cézanne ve Seurat gibi) ödünç alınan bir formdur; ancak o, bu formu vunlerability ve exposure kavramlarıyla yeniden yorumlar. 2023’te serebral palsi ile büyüme deneyimine dair yazdığı kişisel deneme ile dikkat çeken sanatçı, resimlerinde de tenin kırılganlığı ile görme/görülme eylemi arasındaki o gerilimli ilişkiyi inceliyor.
Brooklyn merkezli Khalif Tahir Thompson (b. 1995), izleyiciyi aile fotoğraf albümlerinden ilham alan canlı ve ritmik sahnelere davet ediyor. Thompson’ın resimleri sadece birer portre değil; kumaşlar, harfler ve sayılarla örülmüş katmanlı birer hafıza inşasıdır.
Bed-Stuy sokaklarından sahneler sunan sanatçı, nostalji duygusunu bugünün politik ve kültürel referanslarıyla harmanlıyor. Eserlerindeki durağan figürlere rağmen, yüzeydeki doku ve tekrarlanan desenler muazzam bir ritim yaratıyor. Thompson, kimliğin nasıl paylaşıldığını ve bir topluluğa ait olmanın ne anlama geldiğini, Siyah yaşamının mahrem ve gündelik detayları üzerinden sorguluyor.
“The Stories We Tell”, figüratif resmin sadece bir benzetme sanatı olmadığını; aksine diaspora, fiziksel engellilik, göç ve aile bağları gibi devasa meseleleri anlatmak için ne kadar güçlü bir araç olabileceğini kanıtlıyor. Victoria Miro’nun Wharf Road’daki galerisinde bu üç genç sanatçının fırçasından dökülen hikâyelerle tanışmak, 2026’nın ilk yarısında yapılabilecek en doyurucu sanatsal keşiflerden biri.
“Sands, Lek ve Thompson’ın çalışmaları… içinde yaşadığımız küçük dünyaları, o küçük oda, sokak ve gökyüzü kürelerini görme biçimimizi değiştiriyor.” — Matthew Holman






