The Terror: Devil in Silver Yükseklere Çıkamadı

KömürKazan Dairesi6 saat önce61 Tıklanmalar

Televizyon tarihinde korku janrını, ucuz jump-scare taktiklerinden arındırıp felsefi bir derinliğe ve edebi bir atmosfere taşıyan yapımları saymaya kalksak, AMC’nin The Terror antolojisinin ilk iki sezonu o listenin tartışmasız zirvelerinde yer alır. 19. yüzyılın o dondurucu, tekinsiz Kuzey Kutbu keşfinde -Jared Harris ve Tobias Menzies’in kusursuz performanslarıyla- ya da İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Japon toplama kamplarının tarihsel travmasında izleyiciyi iliklerine kadar donduran bu seri, maalesef üçüncü sezonuyla kendi yarattığı görkemli gölgenin altında eziliyor.

Victor LaValle’nin aynı adlı romanından uyarlanan “Devil in Silver”, sadece efsanevi ilk iki sezonun gerisinde kalmakla kalmıyor; tek başına değerlendirildiğinde bile anlatısal bir yavanlığın ve didaktik bir senaryo tuzağının içine düşüyor.

Aslına Sadakat Sendromu ve Belirsiz Zamanın Yankıları

Edebi eserlerin sinema veya televizyona uyarlanmasında sıkça karşılaştığımız bir handikap vardır: Yazarın projeye doğrudan dahil olması. Victor LaValle’nin senarist koltuğunda da yer alması, dizinin kaynağına fazla sadık kalmasına, bu da televizyonun ihtiyaç duyduğu görsel ve ritmik dinamizmin boğulmasına yol açmış gibi görünüyor.

İlk iki sezonun o en ince detayına kadar hesaplanmış dönemsel gerçekçiliği yerine, bu kez nerede ve tam olarak hangi zamanda olduğumuzu bilmediğimiz, bulanık bir atmosfere hapsediliyoruz. Dizi, bir yandan Jaws veya Guguk Kuşu gibi 70’ler/80’ler popüler kültürüne atıfta bulunurken, diğer yandan modern teknolojinin kırıntılarını ekrana taşıyarak kronolojik bir kimliksizlik yaratıyor. İzleyiciyi rahatsız eden tekinsizlik hissi bu mekansal-zamansal araftan değil, maalesef prodüksiyonun aceleye getirilmiş hissi veren dikkatsizliğinden kaynaklanıyor. Özellikle Karyn Kusama ve Christopher Cantwell gibi vizyoner isimlerin kamera arkasında olduğu düşünüldüğünde, bu görsel ve anlatısal düzleşme sinemaseverler için çok daha şaşırtıcı bir hal alıyor.

Modern Bir “Guguk Kuşu” Denemesi: Birey Sisteme Karşı

Hikayenin merkezinde, kontrolünü kaybedip kız arkadaşının kızının biyolojik babasına saldıran ve polislerin evrak işiyle uğraşmamak için kolaya kaçıp New Hyde Psikiyatri Hastanesi’ne bıraktıkları Pepper var. Sadece birkaç gün ilaç alıp çıkacağını sanan Pepper, kendini başhekimin ve koridorlarda dolaşan –belki de bizzat şeytanın ta kendisi olan– canavarvari bir varlığın tutsağı olarak buluyor.

Dan Stevens, bu zorlama esaretin içinde kesinlikle dizinin en parlak yıldızı. Geçmişinde yanlış kararlar almış ama zihinsel olarak uyuşturulmayı reddeden, öfke sorunları olan eski bir müzisyeni hırıltılı, fiziksel ve son derece iddialı bir performansla sırtlıyor. Judith Light, CCH Pounder ve Marin Ireland gibi usta isimlerden oluşan kadro kağıt üzerinde harika dursa da, John Benjamin Hickey’nin o perde arkasındaki kötü büyücü rolüyle estirdiği gerçek tehditkar aura dışında, yan karakterler genel yavanlıktan kurtulamıyor.

Gösterme, Söyle: Korku Sinemasının En Büyük Günahı

“Devil in Silver”ın asıl derdi çok net: Amerika’daki ruh sağlığı sisteminin çökmüşlüğünü, hastaları birer bilanço kalemi olarak gören, onların travmalarını iyileştirmek yerine onları ağır ilaçlarla itaatkar zombilere dönüştüren mekanizmayı eleştirmek. Ne var ki, son derece güncel ve hayati olan bu alt metin, dizide bir alt metin olarak kalmayı reddediyor. LaValle ve ekibi, bu mesajı seyircinin kafasına devasa bir çekiçle vurmayı tercih ediyor.

Korku ve gerilim türünün en temel kuralı olan “Show, don’t tell” kuralı burada tamamen ihlal edilmiş durumda. Karakterler sürekli ne yaptıklarını, neden yaptıklarını ve bunun sistemin hangi çürük dişine denk geldiğini yüksek sesle dikte ediyorlar. New Hyde’ın koridorlarında gizlenen kötücül bir varlık olabilir; ancak biz ondan korkmuyoruz, çünkü dizinin atmosferi o dehşeti hissetmemize izin vermiyor; sadece o varlığın orada olduğu bize defalarca söyleniyor.

Sonuç olarak; The Terror‘ın ilk iki sezonu, soğuğu ve paranoyayı derimizin altına, iliklerimize kadar işlemeyi başarmıştı. “Devil in Silver” ise tenimizde ancak yüzeysel birkaç çizik bırakıp, ruhumuzun veya zihnimizin derinliklerine inmeyi başaramayan, mesaj kaygısının altında ezilmiş bir potansiyel israfı olarak hafızalara kazınıyor.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Önceki Gönderi

Sonraki Gönderi

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3