
Türk çağdaş sanatının en istikrarlı ve özgün isimlerinden biri olan Mithat Şen’in kırk yılı aşan kariyer yolculuğunda yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyoruz. 1957 İstanbul doğumlu sanatçının kariyerindeki en parlak dönemeçlerden biri, hiç kuşkusuz 1990 yılında katıldığı 44. Venedik Bienali’dir. O günden bugüne, insan bedeninden türettiği 13 birimli o meşhur şemayı merkeze alarak, parça-bütün ilişkisini doğanın üretim biçimine benzer bir titizlikle işleyen Şen; soyut düzenin mimarı olarak sanat tarihimizdeki yerini sağlamlaştırmıştır. Yağlı boyadan kara kaleme, keten kumaştan oğlak derisine, hatta son dönemde mermer ve paslanmaz çeliğe uzanan malzeme çeşitliliğiyle sanatçı, kolayca sınıflandırılamayan ancak yakından bakıldıkça derinleşen bir dil geliştirmiştir.
Sanatçının bu köklü birikimi, 14 Nisan’da Bosfor’da kapılarını açacak olan “Yeryüzü Gökyüzü” isimli yeni sergisinde yepyeni bir ifadeye kavuşuyor. Şen, kırk yılı aşkın pratiğinde ilk kez tek bir doğa formuna, selvi ağacına odaklanıyor. Ancak bu bir manzara ressamlığı değil; sanatçının kendi geliştirdiği sistematik dille selvinin özünü araştırma çabasıdır. Sanatçı selviyi resmetmek yerine, onun toprağa köklü dururken gökyüzüne uzanan o dikey büyüme ilkesini kendi sistemi içinde yeniden üretiyor. Sergi, 23 Mayıs 2026 tarihine kadar bu manevi köprünün izlerini sürmeye davet ediyor.
Kültürel hafızamızda selvi, sadece bir ağaçtan çok daha fazlasını temsil eder; o, Divan edebiyatında sevgilinin zarif boyu, İstanbul’un mezarlıklarında ise ölümün değil, ölümün ötesindeki sürekliliğin minaresidir. Mithat Şen, Akdeniz siluetinin bu tanıdık hatırlatıcısını, yaşamla ölüm arasındaki o ince köprüyü, bedenden istife, istiften aleme uzanan sarmalının yeni bir halkası olarak sunuyor. Şasiye gerilmiş parşömenler üzerine hayat bulan bu formlar, selvinin hem yeryüzüne hem de gökyüzüne aynı anda ait olma halini somutlaştırıyor.






