
Takvimler 10 Nisan 2026 Cuma’yı gösterirken, Londra’daki Perrotin galerisinin eşiğinden içeri adım atıyoruz. Sigrid Sandström’ün Londra’daki bu ilk kişisel sergisi “Squall”, bizi fırça darbelerinin savrulduğu, gökyüzünün hem bir fırtına hem de bir çığlık olarak resmedildiği tekinsiz bir atmosfere davet ediyor. Serginin başlığı olan “Squall”, sadece ani bir rüzgar hamlesini değil, aynı zamanda tiz bir sesi; bir kuşun ya da bir bebeğin keskin ağlayışını da temsil ederek bizi duyusal bir gerilime hazırlıyor.
Bu eserlere soyutlanmış manzara demek oldukça yanıltıcı olurdu; zira Sandström’ün tuvallerinde üzerine basılacak bir toprak parçası bile bulunmuyor. Bunun yerine, çelik kanatlar üzerinde ve fosil yakıtların alevleri eşliğinde kısa bir süreliğine ziyaret edebildiğimiz ama asla tam anlamıyla yerleşemediğimiz o uçsuz bucaksız gökyüzünü görüyoruz. Bu derin mavilikler ve atmosferik katmanlar, bize ne kadar sınırlı ve sonlu varlıklar olduğumuzu fısıldıyor. “Gale” serisindeki yedi devasa tuvalde, sülfürlü buhar izleri ve çalkantılı bulutlar birbirine dolanıyor; bu kaotik enerjiye rağmen eserlerin bütününde tuhaf bir sükunet ve yatay bir ritim hissediliyor.
Shakespeare’in Othello karakterinin fırtınalı denizleri aşarken dile getirdiği “her fırtınanın ardından gelen sükunetin ruhun sevinci olduğu” dizelerini anımsatan bu sergi, izleyiciyi fırtınanın tam merkezine değil, onu uzaktan güvenle izlediğimiz bir noktaya yerleştiriyor. Ancak bu estetik haz, bizi günümüzün iklim krizinden uzaklaştırmamalı. Trafik dumanlarıyla boğulmuş gri şehir sokaklarını anımsatan palet, doğanın kendi öfkesinden ziyade, insanın dünyayı korumadaki ihmalkarlığının bir yansıması olarak okunabiliyor. Sandström, gezegen ölçeğinde ölümü uyandıran bu öz yıkıcı dürtülerimizi tuvallerindeki atmosferik türbülanslara yediriyor.
“Bir pus, size pusun arkasında bir şey olduğunu söyler.”
Sandström’ün spontane ve gestural darbeleriyle zıtlık oluşturan geometrik “nokta” motifleri, bakışlarımıza kaotik formlar arasında sabit bir odak noktası sunuyor. “Slit” eserinde neredeyse görünmez olan bu noktalar, “Gale III” gibi çalışmalarda kompozisyonun hâkimi haline geliyor. Özellikle “In Proximity” eserindeki kırmızı ve siyah dairesel formlar, zehirli gazlarla bulanmış bir troposferde asılı dururken, Orta Çağ simyasındaki “sol niger” ikonografisini çağrıştırıyor. Bu siyah güneş, eskinin ölümü ve yeninin doğuşu anlamına geliyor; tıpkı bu resimlerin de sürekli bir başkalaşım içinde, gökyüzü gibi asla yerinde durmayan bir huzursuzluk barındırması gibi.
“Squall”, bizi yeryüzünden koparıp bulutların arasına fırlatırken, aslında bizi yine kendimize, kendi yansımamıza geri döndürüyor. Sergiyi 23 Mayıs’a kadar Londra Perrotin’de ziyaret edebilirsiniz.






