
Rotamızı SETAREH galerisine çeviriyoruz. 17 April 2026 tarihine kadar devam edecek olan “The Blue of Distance” (Uzaklığın Mavisi) başlıklı grup sergisi, ismini Rebecca Solnit’in meşhur denemesinden alıyor. Solnit için mavi, sadece bir renk değil; özlemin, arzuyu şekillendiren ufuk çizgilerinin ve biz yaklaştıkça bizden uzaklaşan her şeyin bir metaforudur. Bu sergi de bizi tam olarak bu noktaya, sahip olamadığımız ama sadece seyredebildiğimiz o mesafeye davet ediyor.
Mary Herbert, çizim ve boyaya karşı gösterdiği o sabırlı ve dikkatli mesafeyle serginin ruhunu ilk andan itibaren yakalıyor. Herbert’in çalışmaları, neredeyse birer nesneye dönüşmek üzereyken aniden geri çekilen figürlerin ve jestlerin alanı gibi. Sanatçı, orada olan ile eksik bırakılanın aynı anda konuşmasına izin veriyor. Bir resimde zar zor seçilebilen bir izin bize hissettirebilecekleri, bazen tam bir portreden çok daha fazlasıdır. Herbert, yokluğun varlığı nasıl şekillendirdiğini sorgularken, izleyiciyi “neredeyse orada olan” şeylerin sessiz gerilimiyle baş başa bırakıyor.
Junyi Lu, özlem ve yalnızlığın bir arada var olduğu son derece mahrem tablolar kurguluyor. Onun eserlerinde kişisel anlatılar, gerçeküstü ve dokunsal dünyalara dönüşüyor; böylece uzaklık hem yaşanan hem de üzerine düşünülen bir şeye dönüşüyor. Lu’nun sahnelerinde tuhaf bir berraklık var: Ayrılık, hafif bir mesafeden tutuluyor ve burada yabancılaşma ile şefkat aynı alanı paylaşıyor. İzleyici, Lu’nun fırçasında kendine hem çok yakın hem de ulaşılmaz bir hüzün buluyor.
Sophie Smorczewski’nin resimleri, sanki hatırlanan bir bahçenin göz kapaklarımızın arkasında kalan ardıl görüntüsü gibi hissettiriyor. Kendi yaptığı pigmentler ve zamanla oksitlenip değişen malzemelerle çalışan sanatçı, yüzeylerin yavaş bir dönüşüm kaydetmesine izin veriyor. Bu resimler, sanki rengin kendisi hava koşullarına maruz kalmış gibi bir etki yaratıyor. Smorczewski’nin yarattığı melankolik sıcaklık, duyguyu bir nesnenin içinde değil, o nesnenin etrafında oyalanan o belirsiz aralıkta buluyor.
Elizaveta Zalieva, imgeler ve yerleştirmeler arasında hareket ederek gündelik olanı hafifçe tekinsiz bir şeye dönüştürüyor. Zalieva’nın pratiği, hafıza ve mitlerin günlük nesnelerin etrafında nasıl biriktiğini, küçük ve tekrarlanan işaretlerin nasıl uçsuz bucaksız içsel coğrafyalara açılabileceğini araştırıyor. Tam da Solnit’in bahsettiği çağrışımsal uzaklık burada canlanıyor: Anlam, şeylerin kendisinde değil, aralarındaki o boşlukta oluşuyor.
Bu dört sanatçı (Herbert, Lu, Smorczewski ve Zalieva), Uzaklığın Mavisi’nin farklı boyutlarını izliyorlar. Bize uzaklığın bir boşluk değil, aksine hafıza ve olasılığın yan yana durduğu bereketli bir toprak olduğunu fısıldıyorlar. Her biri, görmenin duraksadığı ve hissetmenin başladığı o yüklü anlarda —yani ışığın maviye dönmek için yeterince uzağa seyahat ettiği o noktada— dikkatli bir bakış açısı sunuyor.






