
Berlin’in Charlottenburg semtinde, Bleibtreustraße’nin o ağırbaşlı ve köklü ağaçlarının gölgesinde yürürken, Galerie Max Hetzler’in kapısından içeri girmek, bir şehirden başka bir coğrafyanın ruhuna sızmak gibi. Apartman No:26’nın Berlin katında bu bahar, pencerelerimizi batıdan esen tozlu bir rüzgâra, Güney Kaliforniya’nın puslu tepelerine açıyoruz. Jake Longstreth, “Where We’re Going We Need Roads” başlığıyla karşımıza çıkarken, 1985 yapımı Geleceğe Dönüş filmindeki o meşhur repliği tersyüz ediyor. Filmde Dr. Brown “Yollara ihtiyacımız yok,” diyordu; ancak Longstreth’in 2026 dünyasında, tüm o teknolojik sıçramalara ve otonom gelecek vaatlerine rağmen, hâlâ tekerleğe ve dolayısıyla asfalta mahkûmuz. Bu sergi, modern insanın doğayla kurduğu o çelişkili, bazen istilacı ama her zaman iç içe geçmiş ilişkiyi, Berlin’in entelektüel sessizliğinde tartışmaya açıyor. Eğer asfaltın üzerindeki o uzak trafik uğultusunu bir resmin sessizliğinde duymak isterseniz, bu katın manzarası tam da sizin için kurgulandı.
Longstreth’in yeni serisindeki tuvaller, izleyiciyi bir arabanın içinden değil, bir yürüyüşçünün yorgun ama dikkatli gözlerinden dünyaya baktırıyor. Sanatçının önceki işlerinde sıkça gördüğümüz kurumsal perakende zincirleri ve fast-food restoranları, bu kez yerini Kaliforniya’nın vahşi bitki örtüsüne; karabuğdaylara, leylaklara ve kanyon meşelerine bırakmış. Ancak bu bir vahşi doğa güzellemesi değil. Tepelerin derinliklerinden, fundalıkların arasından bakarken, uzaklarda hep o karınca kadar küçük arabaların aktığı otoyolları görüyorsunuz. Longstreth, doğanın mevsimsel geçişlerini —baharın beklenmedik yeşilliğinden sonbaharın ayak altında çıtırdayan kuruluğuna kadar— büyük bir titizlikle resmederken, altyapının bu manzara üzerindeki kalıcı varlığını da hatırlatıyor. “Burada bizim gibi yaşamak için yollara ihtiyacımız var,” diyor sanatçı; ama ekliyor: “Tabii ki resimler sessizdir.” Bu sessizlik, Los Angeles’ın o meşhur sabah pusunun tuvallere yansıyan puslu katmanlarında daha da derinleşiyor.
Serginin görsel dili, derinlik ve mekânsal katmanlaşma üzerine kurulu bir ustalık dersi niteliğinde. Longstreth, mimari formların düzleştirilmiş alanlarından uzaklaşarak, her bir yaprağın, her bir dalın özenle işlendiği bir derinliğe odaklanıyor. Tuvallerde ön planı işgal eden yoğun bitki örtüsü, arka plandaki otoyolların üzerinde parıldayan güneş ışığı lekeleriyle dengeleniyor. Bu eserler, sadece birer manzara değil, aynı zamanda birer dikkat ve yakınlık denemesi. Sanatçı, bir dağ aslanının gölgede gizlendiği, bir şahinin çığlığının yaprakların arasından süzüldüğü o vahşi an ile uzaklardaki beyaz bir Lexus’un hızını aynı düzlemde buluşturuyor. Doğanın ve altyapının bu hassas yakınlığı, birbirlerinin varlığını daha da keskinleştiriyor; güzelliğin nerede başladığı ve asfaltın nerede bittiği sorusunu izleyicinin zihnine bırakıyor.
Galerinin bir diğer bölümünde ise sanatçının kâğıt üzerine yaptığı Eucalyptus Leaves 1-8 serisi yer alıyor. Tuvallerdeki o disiplinli ve metodik yaklaşımın aksine, bu çalışmalar daha hafif, daha oyuncu ve doğaçlama bir ruh taşıyor. Okaliptüs dallarının gri bir L.A. gününde sallanışını betimleyen bu eserlerde, nane yeşilinden balkabağı turuncusuna, hatta beklenmedik macentalara uzanan geniş bir renk paleti kullanılmış. Kağıt üzerinde düzeltmeye yer bırakmayan, tek seferde atılmış fırça darbeleri, Longstreth’in doğayla kurduğu o anlık ve bedensel bağı simgeliyor. Apartman sakinlerimiz için bu bölüm, serginin çatı katı ferahlığında; zihnin dağıldığı ve bakışın özgürleştiği bir nefes alanı sunuyor.
Jake Longstreth’in Berlin’deki bu ikinci solo şovu, bizi bugünün gerçeğine, tekerleğin ve yolun kaçınılmazlığına geri bağlıyor. “Gideceğimiz Yer İçin Yollara İhtiyacımız Var” sergisi, 25 Nisan 2026’ya kadar Galerie Max Hetzler’de ziyaret edilebilir. Bu sessiz otoyollarda yürürken, asfalta değil de aradaki o küçük, inatçı otlara bakmayı unutmayın.






