
Apartman No:26’nın İstanbul katında, pencerelerimizi Boğaz’ın en zarif, en sessiz ama bir o kadar da hikâye yüklü noktalarından birine, Anadoluhisarı’na açıyoruz. Dışarıda şubatın o taze, iyot kokulu rüzgârı eserken; içeride, Hermes Art Gallery’nin duvarlarında çok daha derin bir fırtına, bir “kendilik” kazısı bizi karşılıyor. Çağdaş sanatın o gürültülü, hızla tüketilen imge enflasyonuna inat; dikey derinleşmeyi, sükûneti ve etik direnişi savunan bir isim var karşımızda: Jale İris Gökçe. Sanatçı, yeni sergisi Kendilik / Self ile izleyiciyi sadece bir resim sergisine değil, öznenin imkânları üzerine kurgulanmış devasa bir düşünce alanına davet ediyor. Eğer siz de piyasa ekonomisinin sığ sularından sıkılıp, “Ben kimim?” sorusunun o tekinsiz ama büyüleyici derinliğine dalmak istiyorsanız, bu katın havası tam da aradığınız o entelektüel oksijeni sunuyor.
Jale İris Gökçe’nin sanatı, resmi sadece bir temsil aracı olarak görmeyi reddeden, onu Foucault’cu anlamda bir ‘kendilik pratiği’ olarak yeniden kodlayan bir yapıya sahip. Sanat tarihinin o çok sevdiği, narsistik bir aynalamadan ibaret olan otoportre geleneği, bu sergide kökten bir sarsıntıya uğruyor. Gökçe, Rembrandt’ın o meşhur psikolojik derinliğini alıp, minimalist bir brütalizmle harmanlıyor. Ancak buradaki brütalizm, sadece bir üslup denemesi değil; Heidegger’ci anlamda Varlık’ın (Dasein) dünyadaki çıplaklığıyla, o meşhur “atılmışlığıyla” yüzleşmesi…
Kazan dairesinden dumanlar yükseliyor; çünkü bu sergi, sanatçının 2013’ten bu yana ilmek ilmek ördüğü bir araştırma zincirinin en olgun halkası. İris (2013) ile başlayan, Angel Rainbow (2017) ve Pandemi! (2020) ile devam eden o ontolojik kazı, Kendilik / Self sergisinde Spinoza’cı bir bütünlüğe erişiyor. Sanatçı, parçalanmış benlikleri tek bir “cevherde” birleştirme cesaretini gösteriyor.
Gökçe’nin tuvallerinde karşımıza çıkan sıva dokuları ve beton etkisi, izleyicide bir yapı şantiyesindeymiş hissi uyandırsa da, aslında bu bir “ruh şantiyesi”dir. Sanatçı, malzemenin etiğini ön plana çıkararak gösteri toplumunun parlak renklerine ve hızlı imgelerine sert bir eleştiri getiriyor.
Plastik Dinamik: Tuvallerdeki monokrom tercihler, izleyiciyi durmaya ve yavaşlamaya zorluyor.
Tipografik Müdahaleler: Yazmak ve boyamak arasındaki o ince eşik, Gökçe’yi bir “poietik özne” olarak konumlandırıyor.
Minimalist Brütalizm: Beton etkili yüzeyler, insanın kendi özünü inşa etme zorunluluğunun fiziksel bir kanıtı gibi karşımızda duruyor.
“Dünyanın özü, görünenin arkasında değil; bakışın o görünenle kurduğu etik ve epistemik bağdadır.”
Ülkemiz sanat tarihinde genellikle doğu-batı ya da gelenek-modernite kıskacına sıkışan “kimlik” sorunu, Jale İris Gökçe’nin fırçasında evrensel bir nitelik kazanıyor. O, kimliği bireysel bir sancıdan çıkarıp, toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla bir Kendilik/Self sorunu olarak yeniden tanımlıyor. Merleau-Ponty’nin algı dünyasından Paul Ricoeur’un anlatısal kimliğine uzanan bu geniş spektrum, sergiyi bir araştırmacı-sanatçı laboratuvarına dönüştürüyor.
Sergi Detayları:
Sanatçı: Jale İris Gökçe
Sergi Adı: Kendilik / Self
Mekan: Hermes Art Gallery, Anadoluhisarı, İstanbul
Tarih: 14 Şubat – 14 Mart 2026
Vurgu: Foucault’cu kendilik pratikleri ve fenomenolojik kazı.
Apartman No:26 sakinleri için bu sergi, şehrin kaotik güzelliğinden sıyrılıp kendi mahrem katmanlarına inmek için eşsiz bir bahane. Hakikatin dışarıda bir yerde değil, inşa edilen o en derin “kendilikte” olduğunu hatırlatan bu sessiz çığlığa kulak verin.






