
Şubat 2026… Londra’nın sisli sabahları, Berlin’in endüstriyel soğuğu ve İstanbul’un her köşe başında pusuda bekleyen melankolisi birleşip Sevgililer Günü’nün o pembe bulutlarını dağıtırken, No-26 Apartmanı’nın en alt katından, Kazan Dairesi’nden tekinsiz bir sıcaklık yayılıyor. Projeksiyon cihazımız bu kez, romantik sadakati bir iyileşme aracı değil, sessiz bir imha silahı olarak kurgulayan Madeleine Sims-Fewer ve Dusty Mancinelli ikilisinin son başyapıtı Honey Bunch’ı duvara yansıtıyor.
Eğer aşkın her şeyi iyileştirdiğine dair o beylik laflardan sıkıldıysanız, kazan dairesinin bu karanlık ama büyüleyici atmosferine hoş geldiniz. Bugün, hafızanın boşluklarında dolaşan bir kadının ve ona fazla sadık bir adamın gotik trajedisini masaya yatırıyoruz.
13 Şubat 2026’da vizyona giren Honey Bunch, ana akım sinemanın şeker kaplı romantizmine zehirli bir iğne batırıyor. Film, bir komadan hafızasız uyanan Diana’nın (Grace Glowicki), kocası (Ben Petrie) tarafından ıssız ve deneysel bir kliniğe götürülüşünü konu alıyor. Ancak burası bir şifa merkezinden ziyade, gotik bir ritüel alanını andırıyor.
Yönetmen ikilisi Sims-Fewer ve Mancinelli, bizi sıçratan korku öğeleriyle değil, “evsel paranoia” dediğimiz o sinsi duyguyla vuruyor. Diana’nın kocasına olan güveni sarsıldıkça, izleyici olarak biz de şu sorunun labirentine hapsoluyoruz: Hafıza silindiğinde, aşk mı kalır yoksa sadece kontrol mü?
Honey Bunch, estetik köklerini Polanski’nin Rosemary’s Baby’sinden ve Żuławski’nin Possession’ındaki o histerik evlilik tahlillerinden alıyor. Ancak filmin asıl gücü, her şeyi açıklama gayretine girmeyen o aristokratik sessizliğinde saklı.
Mekan Kullanımı: Kliniğin izolasyonu, No:26 Apartmanı’nın koridorları kadar klostrofobik. Dış dünya bir fısıltıdan ibaret; içeride ise sadece iki kişinin arasındaki gerilim ve bastırılmış sırlar var.
Performanslar: Grace Glowicki, kırılganlık ile şüphe arasındaki o bıçak sırtı dengede devleşirken; Ben Petrie, “ideal eş” maskesinin altındaki ürkütücü adanmışlığıyla tüylerimizi diken diken ediyor.
Görsel Dil: Film, tıpkı The Night House’da olduğu gibi, yas ve kayıp duygusunu mimari bir dehşetle birleştiriyor. Işığın kullanımı bir romantik film kadar yumuşak olsa da, gölgelerin düştüğü yerler mutlak bir güvensizlik hissi yaratıyor.
Modern toplumun gaslighting ve manipülasyon üzerine olan hassasiyeti, Honey Bunch’ı sadece bir korku filmi değil, sosyolojik bir ayna haline getiriyor. 2026 yılı sinemasında, canavarların artık kapının dışında değil, yatağın diğer tarafında olduğunu biliyoruz.
Apartman Sakinlerine Not: “Bu katın havası bugün biraz ağır; çünkü sevginin iyileştirici gücü ile yok edici kontrolü arasındaki o ince çizgi dumanlar arasında kayboluyor.”
Kazan dairesindeki bu tekinsiz yolculuğun sonuna geldik ama Diana’nın hafızasındaki o boşluklar hâlâ dolmuş değil. Bu film, ışıklar yandıktan sonra bile zihninizde bir hayalet gibi dolaşmaya devam edecek.






