
Londra’nın gri gökyüzü bugün No-26 Apartmanı’nın pencerelerine yaslanmış, damlalar camda süzülürken binanın en alt katından, Kazan Dairesi’nden ağır, isli ama bir o kadar da zarif bir duman yükseliyor. Bu duman, sıradan bir yangının değil; tarihin tozlu sayfalarından süzülüp Chloé Zhao’nun lensinde yeniden canlanan bir yasın, bir aşkın ve bir dehânın ayak seslerini taşıyor. Bugün projektörümüzde, Maggie O’Farrell’ın kalpleri paramparça eden romanından sinemaya uyarlanan Hamnet var.
Bu katın havası bugün biraz nemli; zira 16. yüzyılın Stratford-upon-Avon kasabasındaki o rutubetli evlerin, şifalı otların ve erken gelen vedaların kokusunu içeri aldık. Chloé Zhao, Nomadland ile bize modern bir yalnızlığı anlatmıştı; şimdi ise tarihin en büyük yazarının gölgesinde kalmış, adı tarihin dipnotlarında unutulmuş bir kadının, Agnes (Anne) Hathaway’in hikayesini bağımsız sinemanın o vakur duruşuyla önümüze seriyor.
Chloé Zhao, sinema dünyasında “altın saatlerin” (golden hour) ve insan ruhunun doğayla çarpıştığı anların yönetmeni olarak bilinir. Hamnet’te de bu imzayı görmemek imkansız. Film, Shakespeare’in (Paul Mescal) edebi başarısından ziyade, evde kalanların, toprağı deşenlerin ve yas tutanların dünyasına odaklanıyor.
Zhao’nun kamerası, Elizabethan döneminin görkemli saraylarında değil, Agnes’in (Jessie Buckley) şifalı otlarla dolu bahçesinde, çocukların oyun oynadığı çamurlu sokaklarda geziniyor. Yönetmen, sinemografik diliyle adeta şunu fısıldıyor: “Büyük trajediler sahnelerde değil, mutfak masalarında ve çocuk yataklarında başlar.” Görsel yapı, o kadar samimi ve doğal ki, izlerken kazan dairesinin sıcaklığını değil, İngiliz taşrasının o serin ve tekinsiz havasını teninizde hissediyorsunuz.
Filmin kalbinde, günümüz sinemasının en heyecan verici iki ismi duruyor. Jessie Buckley, Agnes karakterinde adeta toprakla bütünleşmiş bir mistisizm sunuyor. Onun bakışlarında, hem bir annenin korumacı içgüdüsünü hem de kocasına duyduğu o karmaşık, mesafeli aşkı görüyoruz. Buckley, karakterin o “yabani” ve sezgisel yanını o kadar iyi sırtlanıyor ki, onun bir “şifacı” olduğuna inanmak için büyüye ihtiyacınız kalmıyor.
Paul Mescal ise “Genç Latin Öğretmeni” (Shakespeare) olarak karşımızda. Mescal’in ustalığı, Shakespeare’i bir tanrı gibi değil, kederinden kaçmak için kelimelere sığınan, suçluluk duygusuyla kavrulan bir baba ve eş olarak resmetmesinde yatıyor. Londra’nın kalabalığı ile Stratford’un sessizliği arasında sıkışan bu adamın dönüşümü, Mescal’in o meşhur, kırılgan maskülenlik yorumuyla birleşince ortaya unutulmaz bir performans çıkıyor.
Filmin (ve romanın) asıl gücü, bir çocuğun ölümünün nasıl olup da dünya edebiyatının en büyük yapıtına dönüştüğünü anlatmasında yatıyor. Veba salgınının tekinsiz gölgesinde, ikizlerden biri olan Hamnet’in gidişi, sadece bir aileyi parçalamıyor; aynı zamanda kâğıt üzerinde bir ölümsüzlük arayışını başlatıyor.
Hamnet, teknik bir dönem draması olmanın çok ötesinde, bir “duygu analizi” filmi. Zhao ve O’Farrell ortaklığıyla yazılan senaryo, kelimelerin bittiği yerde sessizliğin, sessizliğin bittiği yerde ise sinematografinin konuşmasına izin veriyor. Bu, kazan dairesindeki makinelerin bile saygıyla sustuğu, sadece karakterlerin nefes alışverişlerini duyduğumuz o anlardan biri.
Eğer sinemada sadece bir hikaye değil, bir doku arıyorsanız; Jessie Buckley’nin çığlığında kendi kayıplarınızı, Paul Mescal’in sessizliğinde kendi kaçışlarınızı bulmak istiyorsanız Hamnet tam size göre. Bu film, bir biyografi değil; bir ruhun restorasyonu.
Kazan Dairesi Notu: Bu filmi izledikten sonra apartmanın Çatı Katı‘na çıkıp Maggie O’Farrell’ın kitabını yeniden karıştırmak isteyebilirsiniz. Sinema ve edebiyatın bu denli kusursuz birleştiği anlar, No-26’nın en sevdiği zamanlardır.






