
2026 yılının sinema koridorlarında hala yankılanan, seyirciyi sadece bir koltuğa değil, yüzyıllık bir vicdan azabının içine hapseden bir film var: Sound of Falling. Mascha Schilinski, 2025 Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü ile döndüğünde, Alman sinemasının o çok sevdiği ama bir o kadar da tozlu “Heimatfilm” türünü kökünden sarsacağını biliyorduk. Schilinski, pastoral bir nostaljinin yerini karanlık bir magik gerçekçiliğe bıraktığı bu başyapıtında, bir çiftlik evini dört kuşağın sessizce gömüldüğü bir travma kabinine dönüştürüyor.
Filmin kalbinde, Altmark’taki aynı çiftlik evinde bir yüzyılı paylaşan dört kadın var: Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesindeki Alma, İkinci Dünya Savaşı’nın enkazındaki Erika, Doğu Almanya’nın baskıcı gri tonlarındaki Angelika ve bugünün parçalanmış dünyasında yolunu arayan Lenka. Schilinski, bu kadınların hikayelerini alışılagelmiş bir kronolojiyle anlatmak yerine, zamanı bir kağıt gibi katlıyor. Bu non-lineer yapı, seyirciyi bir bulmacanın parçalarını birleştirmeye zorlarken; bir kuşağın yarasının, bir sonraki kuşağın yüzünde nasıl bir “görsel kafiye” olarak belirdiğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Görsel dil, filmin en güçlü ve en boğucu silahı. 1:1.37 oranındaki o dar çerçeve, bizi karakterlerin mahremiyetine birer röntgen gibi ortak ediyor. Kapı aralıklarından, pencere kenarlarından veya karanlık köşelerden sızan kamera, adeta saklı bir şiddeti keşfeden meraklı bir çocuğun bakış açısını taklit ediyor. Bu daralma, çiftlik evinin sadece bir barınak değil, kadın bedenini kontrol altında tutan bir zindan olduğu gerçeğini pekiştiriyor. Diyalogların neredeyse yok denecek kadar az olması, yerini duyusal bir fırtınaya bırakıyor: Saman kokusu, hızlanan kalp atışları ve duvarların arasına sıkışmış fısıltılar, kelimelerin bittiği yerde travmanın dilini konuşmaya başlıyor.
Sound of Falling, 2026 dünyasında neden bu kadar büyük bir kültürel fenomen haline geldi? Cevap, günümüzün “terapi kültürü” ve “interjenerasyonel travma” farkındalığında gizli. Artık biliyoruz ki, atalarımızın suskunluğu bizim sesimizde bir düğüm olarak kalıyor. Schilinski, tarihi sadece büyük savaşlar ve politik dönüşümler üzerinden değil, mutfakta saklanan morluklar, zorla yapılan sterilizasyonlar ve susturulmuş çığlıklar üzerinden okuyor. Film, bu anlamda tarihsel bir hesaplaşmanın ötesine geçerek, somatik belleğin sinematik bir haritasını çıkarıyor.
ZDF ve Das kleine Fernsehspiel modelinin, yani bir televizyon kanalının sanatsal riskleri bu denli kucaklamasının meyvesi olan bu film, sanat sinemasının ticari kaygılar olmadan nasıl devleşebileceğinin de en büyük kanıtı. 155 dakikalık süresi ve izleyiciyi konfor alanından çıkaran deneysel yapısı, onu herkesin “sevdiği” değil ama izleyen herkesin “değişerek” çıktığı bir eser kılıp Oscar kısa listesine taşıdı. Schilinski, Francesca Woodman’ın fotoğraflarını andıran o eterik ve savunmasız estetikle, Alman sinemasını sekiz yıl aradan sonra Cannes’ın en prestijli sahnesine çıkarırken aslında hepimize şunu sordu: Ev dediğimiz yer, içine saklandığımız bir sığınak mı, yoksa atalarımızın gölgeleriyle paylaştığımız bir mezar mı?
Bu film, sadece bir izleme deneyimi değil; kemiklerimize kadar hissettiğimiz bir yüzleşme. Sound of Falling, düşmenin değil, o düşüşün asırlar süren yankısının hikayesi. Eğer bir ailenin sessizliğinin altında neyin yattığını hiç merak ettiyseniz veya bir yerin hatıraları nasıl sakladığını sorguladıysanız, bu film sizi zamanın ve acının iç içe geçtiği o puslu odalara davet ediyor.






