Londra’nın gürültüsünden uzaklaşıp Wiltshire’ın puslu kırsalına, Tisbury’ye doğru bir yolculuğa çıktığınızda sizi karşılayan sessizlik, Messums West’in kapısında derin bir huşuya dönüşüyor. Yılın o en dingin, zamanın sanki asılı kaldığı günlerinden birindeyiz. Daniel Agdag’ın “Present incandescent” sergisi için 13. yüzyıldan kalma devasa bir ambarın (tithe barn) içine adım attığınızda, sadece bir sergiye değil, kırılgan bir geleceğin provasına dahil oluyorsunuz.
Ambarın 400 yıllık taş duvarlarının ve devasa ahşap kirişlerinin altına sığındığınızda, burnunuza çalınan o kadim toz ve saman kokusu sizi bir anda yüzyıllar öncesine götürüyor. Ancak bu devasa, sarsılmaz yapının tam ortasında Daniel Agdag’ın sadece karton, tutkal ve neşter ile yarattığı o incecik, akıl almaz detaylı yapıları gördüğünüzde içinizi tuhaf bir ürperti kaplıyor.
Bu heykeller, devasa taş bir yapının içinde korunan, ancak her an yıkılmaya hazır hayaller gibi duruyor. Agdag’ın “ihtiyati yapılar” olarak adlandırdığı bu formlar, yükselen bir gelgitin üzerinde, incecik kazıklar üstünde tünemiş, uykuda bekleyen devasa makineleri ya da terkedilmiş yaşam alanlarını andırıyor.
Detayların Labirentinde Kaybolmak
Heykellere yaklaştıkça, kartonun o mütevazı ve tek renkli doğasının nasıl olup da bu kadar karmaşık bir mekanik dile dönüştüğüne şaşırıyorsunuz. Her bir dişli çark, her bir minik merdiven ve havalandırma borusu, bir neşterin ucuyla sabırla işlenmiş.
Burada hissettiğiniz şey sadece hayranlık değil; daha çok bir sessiz gerilim. Agdag’ın geri dönüştürülmüş karton seçimi, aslında içinde yaşadığımız sistemlerin ve çevrenin ne kadar incinebilir olduğunu fısıldıyor. Elinizi uzatsanız ezilecekmiş gibi duran bu yapılar, içinde bulundukları sarsılmaz ambarın aksine, değişen dünyanın karşısındaki çaresizliğimizi temsil ediyor.
Görünmez Bir Hareketin İzinde
Sanatçının aynı zamanda ödüllü bir stop-motion film yapımcısı olması, durağan duran bu heykellere sanki her an canlanıp çalışmaya başlayacakmış gibi tekinsiz bir enerji katıyor. Galeride yürürken, ayak seslerinizin taş zeminde yankılanmasıyla bu “kağıttan makinelerin” uykusundan uyanacağını sanıyorsunuz.
Varlık ve yokluk, güç ve zayıflık arasındaki o ince çizgide yürürken; 400 yıllık bir ambarın dayanıklılığı ile bir karton kutunun dayanıksızlığı arasındaki bu paradoks, zihninizde uzun süre yankılanacak bir soru bırakıyor:
Bizim inşa ettiğimiz dünyalar, hangi gelgitin altında kalacak?